Şanghay’dan Taipei’e Bayram Seyahati

Şanghay’da yaşamaya başladığımızdan beri (ortalama 6 sene diyelim) Çin’in etrafındaki, özellikle güneyinde ve doğusundaki, bir çok ülkeyi ziyaret etme şansını yakaladık.. Geriye kalan ülkelerden Tayvan’ı da geçtiğimiz hafta görme şansı bulduk.. Çin’de Haziran ayında kutlanan Dragon Bot Bayramı nedeniyle verilen bir günlük resmi tatile bir gün de biz ekleyerek, haftasonuyla da birleştirip, 4 günlük bir kaçış planı yaptık kendimize.. Bu plan için hedefimiz Tayvan’ın başkenti Taipei oldu.. Cumartesi sabahı gidip salı günü öğleden sonra dönecek şekilde biletlerimizi aldık, otel rezervasyonumuzu yaptırdık ve cumartesi sabah havaalanına doğru yola çıktık.. Air China’nın 11:30’da kalkan uçağı ile sıkıntısız bir yolculuk yaparak seyahatimize başladık..

Tayvan Taoyuan Uluslararası Havaalanı’na saat 13:00 gibi iniş yaptık. Uçaktan indikten sonra önce çoğunluğu takip ederek, sonra da işaretlere bakarak kolayca Vize Ofisi’ne ulaştık. Vize Ofisi pasaport kontrol noktasından hemen önce konumlandırılmış. İçerdeki görevli bayan bize birer adet başvuru formu verdi, biz de kendisine birer adet vesikalık fotoğraf verdik. Biz formu doldururken o da vizelerimizi hazırlamaya başladı.. İşlem oldukça kısa sürdü, ve ödeme kısmına geldik.. Nakit ödemek isterseniz, iki kişi için, 1600NTD (New Taiwan Dollar – Yeni Tayvan Doları) ödemeniz gerekiyor. Kredi kartı ile ödemek isterseniz 1636NTD oluyor vize ücreti.. Biz kredi kartı ile ödedik, vizeler basılmış şekilde pasaportlarımızı geri aldık ve hemen ilerdeki pasaport kontrol sırasına girdik.. Biraz ilerleyince farkettik ki, “arrival card” yani Tayvana giriş formunu almamışız.. Ben hemen sıradan çıkıp yan taraftaki masalarda bulunan formlardan iki tane alıp getirdim.. Sırada ilerlerken bir yandan da bu minik formları doldurduk, imzaladık.. Pasaport polisine formu, ve pasaportunuzu teslim ediyorsunuz, bu esnada bir de parmak izinizi alıyorlar ve kısa süren süreç sonrası işlemler tamamlanmış oluyor..

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra aşağı indik ve bizi beklemekte olan bavullarımızı aldık.. Bavulları alıp dışarı çıkmadan hemen önce gördüğümüz döviz bürosunda para bozdurmaya karar verdik.. USD-NTD kurunun yaklaşık 34 olduğunu gördüm ve bu kurdan bir miktar NTD aldık.. Sonrasında hemen çıkıştaki döviz bürolarında da kurun aynı olduğunu görünce biraz rahatladım 🙂 Bu arada para bozduracaksanız havaalanında bozdurmanızı tavsiye ederim çünkü otellerde ve diğer yerlerde kuru daha düşükten hesaplıyorlar.. Bankalarda durum nedir bilemiyorum tabii, haftasonu gittiğimiz için bankalar kapalıydı.. Yazıda vereceğim fiyatlar NTD cinsinden olacak, RMB olarak hesaplamak için 5’e, TL olarak hesaplamak için ise 12’ye bölebilirsiniz 🙂

Bavulları alıp çıktıktan sonra sağa döndük ve otobüs duraklarına doğru ilerledik.. Bu arada ben raylı sistem kullanmayı düşünüyordum ama sorduğumuz yetkililer şehir merkezine otobüsle gitmenin daha mantıklı olduğunu söyleyerek beni ikna ettiler 🙂 Bunun üzerine 1819 numaralı otobüs için 125 NTDlik biletlerden iki adet aldık ve dışarı çıkarak otobüsün sırasına girdik.. Gelen otobüsler epey konforluydu, usb şarjından tutun da kablosuz internete (çok stabil değil ama olsun) kadar her türlü konfor vardı 🙂 Otobüsle, rotasının son durağı olan Taipei Main Station’a gidip ordan kırmızı metro hattı vasıtasıyla iki durak gitmeyi ve sonrasında otele yürümeyi planlamıştık, ki böyle de yaptık.. Ama daha sonra farkettik ki otobüsün duraklarından “Ambassador Hotel”de inip otele direk ordan yürüyebilirmişiz.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Bali’ye Eğlenceli Bir Yolculuk (Bölüm-2)

Bir önceki yazıyı bitirirken bizi Hong Kong’dan Bali’ye götürecek olan uçak havalanmıştı bile.. Yaklaşık 5 saatlik yolculuk sıkıntısız geçti.. Acil çıkış koltuklarında da yer bulduğumuz için ayaklarımı rahatça uzatıp uyuyabildim.. Ha, acil çıkışta yer olmasaydı uyuyamaz mıydım, tabii ki uyurdum ama böyle olunca daha bi güzel uyudum 🙂 Akşam 9 gibi Bali Adası’na indik, hızlıca ilerleyip önce vize ücretlerimizi ödedik, sonra pasaport kontrolden geçtik ve en son olarak da bavulları alıp havaalanının dışına çıktık.. Kalacağımız otelden araba göndermelerini rica etmiştim, onlar da sağolsunlar beni kırmadılar.. Bavullarımızı araca yükledik, yola çıktık ve yarım saat içerisinde otele vardık.. Akşamın o saatinde bizden başka giriş yapan yolcu olmadığı için hızlı bir şekilde bu işlemleri hallettik ve odalarımıza geçtik..

Kısa bir dinlenmenin ardından gene kısa bir otel turu yapmaya karar verdik.. Gece karanlığında gezebildiğimiz kadar gezdik, saat daha da geç olmadan odalara çekildik.. Bali’deki ilk iki günümüzü otelde geçirdik ve gerek sahilde gerek de havuz başında epeyce dinlendik.. Yüzme dışındaki tek aktivitemiz sincapları beslememiz ve Gençer ile oynadığımız masa tenisi oldu, sonuç ise her zamanki gibi benim lehime oldu 🙂 İki gün güzelce dinlendikten sonra artık Bali’yi biraz keşfedelim dedik ve arkadaşlarımızın tavsiyesiyle telefonunu aldığımız Denon’u aradık.. Denon Bali’nin yerlilerinden, hep güleryüzlü, anlaşılır bir İngilizcesi, güzel bir arabası olan bir arkadaş.. Bizi bir günlük tura çıkarması için Çarşamba sabahı otel lobisinde buluşmak üzere kendisiyle anlaştık..

Çarşamba sabahı ilk olarak Denon ile birlikte lokal bir Bali evini ziyaret ettik.. Genişçe bir arazi üzerine inşa edilmiş bir eve götürdü bizi Denon ve bahçesine girerek etrafı dolaşmaya başladık.. Ev sakinleri bir yandan günlük rutin işlerini yapıyorlar, bir yandan da onlara meraklı gözlerle bakan bizleri izliyorlardı 🙂 Yarım saat kadar süren bu minik tur esnasında Denon bize Bali’de evlerin yerleşimi ile ilgili de bir çok detay anlattı.. Mutfak nerde olur, tapınakları nereye kurarlar, günlük tanrılarına neler sunarlar gibi soruların cevaplarını bulmuş olduk böylece.. Siz de bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız Denon ile bir Bali turu alabilirsiniz, reklamları izlediniz 🙂

Günün bir sonraki hedefi Tegenungan Şelalesi oldu.. Arabayı yukarıda bir yere parkedip, merdivenlerden aşağı inip, biraz da engebeli yollardan ilerlemeniz gerekiyor şelaleye ulaşmak için.. Gençer en heveslimiz olarak en önden fırladı tabii, zaten ayağında terlikleri üzerinde mayosuyla hazır bir vaziyette çıkmıştı yola.. Benim ise ayağımda spor ayakkabılar, üzerimde şort, na-hazır bir şekildeydim.. Dedim kardeşimi yalnız bırakmayayım, bari terlik giyip şelaleye doğru ilerleyeyim.. Ayakkabılarımı çıkarıp çantamda getirdiğim flip-flop’ları giydikten sonra kızları geride bırakıp Gençer’in peşinden yola koyuldum.. O esnada Gençer şelaleye ulaşmış, altına doğru ilerlemeye çalışıyor ama şelalenin şiddetinden ötürü bir türlü bunu başaramıyordu..

İlk amacım fazla ıslanmadan şelaleye mümkün mertebe yaklaşmak, şelalenin önünde gerek kendimin gerek Gençer’in fotoğraflarımızı çekmek ve sonrasında geri dönmek idi.. Şelaleye kara tarafından yaklaştıkça şelale psikolojik olarak beni kendine çekmeye başladı.. Terliklerimi çıkarıp en azından bileklerime kadar gireyim dedim.. Sıçrayan suları epeyce hissetmeye başlamıştım, telefonu cebime attım, biraz daha ilerleyeyim dedim.. Bu esnada gerek Gençer’in verdiği gazlar, gerek de uzaktan Müge’nin verdiği onay ile iyice terbiyesizliği ele aldım, ve kısa bir hazırlık(!) sonrasında kendimi suyun içinde buluverdim 🙂 Böyle kuvvetli akan bir şelalenin altında doğru yaklaşka gerçekten heyecan verici bir deneyimmiş, bunu bir kez daha görmüş oldum.. Bir de tabii Müge’nin çektiği ve ileride ünlü biri olursa aleyhime kullnılma ihtimali olan fotoğraflar var o günden arta kalan 🙂

Şelalede epeyce bir vakit harcadık Gençerle, sağolsun kızlar da şikayet etmeden beklediler bizi.. Bir sonraki hedefimizi kahve molası olarak belirledik ve Endonezyanın ünlü kahvesi Kopi Luwak’ı, yani Luvak Kahvesini, üretip satan bir mekana doğru ilerledik.. Bilmeyenler için kısaca anlatmak gerekirse, bu kahve çekirdekleri öncelikle misk kedisi denen, kedi olmayan ama kediye benzeyen, hayvan tarafından yeniliyor, öğütülüyor, ve dışkı vasıtasıyla çıkarılıyor.. Sonra afedersiniz bu dışkının içindeki halen şeklini koruyan çekirdekler dikkatli bir şekilde çıkarılıyor ve güzelce yıkandıktan sonra kahvenin yapım işlemi başlıyor.. Böyle anlatınca çok iç açıcı gelmemiş olabilir ama tadı gerçekten de çok güzel bir kahve, özellikle kahveseverlerin kesinlikle denemelerini tavsiye ederim, biz de güzel bir manzara eşliğinde kahvemizi yudumladıktan sonra turumuza devam ettik..

Hem öğle yemeğini yemek, hem de bu yemeği manzaralı bir yerde yemek için Denon bizi Batur Dağına götürdü.. Orada bulunan ve hala aktif olduğu söylenen volkan manzarasında yemek yiyecektik.. Aşağılarda sıcacık olan hava dağa tırmandıkça serinleşir gibi oldu.. İlk girdiğimiz restoranda ise öyle bir rüzgar esiyordu ki, yemek yemek mümkün değildi.. Herkes soğuktan şikayet edince Denon’dan alternatif bir mekan istedik, o da bizi ileride gene aynı manzaraya bakan başka bir restorana götürdü.. Çok az rüzgar alan bu restoranda yemeklerimizi güzel bir manzara eşliğinde yedik ve yolumuza dağdan aşağı inerek devam ettik.. Yol boyunca meyve, kahve vs. satan adalıları da görebiliyorsunuz bu arada..

Bir sonraki durağımız adanın ünlü pirinç tarlaları oldu.. Genelde internette gördüğümüz kat kat aşağı doğru inen bu tarlaları yakından görmenin zamanı gelmişti.. Denon’ın bizi bıraktığı yerden aşağıya indik, prinç tarlalarının başlangıç noktasına ulaştık ve buradan yavaş yavaş katları tırmanmaya başladık.. Hem bizimle birlikte aynı yönde ilerleyen diğer turistler, hem de işlerini bitirip geri dönen turistler olunca, geçiş yolları da çok geniş olmayınca zorlu bir mini tırmanış olduğunu söyleyebilirim.. Gidebildiğimiz yere kadar gittikten sonra aynı yoldan geri döndük ve indiğimiz merdivenleri tırmanarak ana yola ulaştık, Denon’ı bulduk ve gezimize devam ettik.. Denon gene aynı yol üzerinde bulunan hediyelik eşya dükkanlarının olduğu yere götürdü bizi, orda da kısa bir mola ve minik alışverişlerin ardından yola devam ettik.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’da Gençerle Yine Yeni Yeniden

Siteyi uzun zamandır takip eden, ayrıca hafızası da afedersiniz fil gibi kuvvetli olanlar üç sene önce kardeşimin buraya yaptığı ziyareti, o ziyaret sırasında ve sonrasında yazdığım yazılardan hatırlayacaktır 🙂 2011 senesinin Temmuz ayında Şanghay’ı tek başına ziyaret eden sevgili Gençer, Şanghay’ın yazından, dişinin pörtlemesine rağmen, çok memnun kalmış olacak ki, ikinci ziyaretini de gene bir Temmuz ayında yapmaya karar verdi ve geçtiğimiz ayın son haftasını, bu sefer kız arkadaşı ile birlikte Çin’e ayırmaya karar verdi ve bir hafta boyunca Şangay ile Pekin’in altını üstüne getirdiler 🙂 Ben de kısaca neler yaptığımızı burada anlatayım dedim, belki okuyanlara da ileride gelecek misafirleri için bir fikir olur 🙂

sangay-gencer-0

İlk gün, yani cumartesi günü, öğleden sonra misafirlerimizi havaalanında karşıladım, taksiye bindirdim, eve getirdim.. Müge evde bekliyordu bizi, hoşgeldinler beşgittinler, kısa bir sohbet muhabbet derken akşam oldu ve akşam yemeği için Wujiang Road’a yürüdük.. Orada, hep gördüğümüz daha önce hiç denemediğimiz Gyu Jin isimli Japon Hot Pot Restoranını denedik ve gayet memnun kaldık.. Sonrasında hemen karşıdaki Starbucks’tan kahvelerimizi aldık ve bir taksiye atlayarak Bund’a, yani nehir kıyısına gittik.. Varınca gördük ki mahşeri bir kalabalık var o akşam, tüm kent akın akın nehri iniyor.. Bunun üzerinde kısaca orada takıldık ve taksi de bulamayınca, önce ara sokaklardan, sonra da East Nanjing yaya yolundan yukarı doğru People Square istikametine yürümeye başladık.. People Square’in oralarda taksi bulabildik neyseki ve yolun masaj salonuna kadar olan son kısmını taksiyle geldik.. Yili Shirley Massage adlı masaj salonunda ayak masajı yaptırdık ve hem akşamki yürüyüşün hem de misafirlerimizin gelddiği uzun yolun verdiği yorgunluğu üzerimizden atmaya çalıştık.. Masaj sonrası tüy gibi olan ayaklarımızla eve kadar yaptığımız kısa yürüyüş hiç kimseyi yormadı.. Saat geç olmuştu ve yatma zamanıydı..

sangay-gencer-1

İkinci gün kahvaltı sonrası Şanghay’ın meşhur Antika Caddesi’ni ziyaret ettik.. Buradaki sokakları uzun uzun gezdikten (detayları için ayrıca bir yazı yazacağım inşallah) sonra yakın mesafedeki Xintiandi’ye yürüdük.. Orada biraz soluklandık, bir cafede oturup pasta/kek yedik, çay/kahve içtik ve sonrasında Xintiandi içerisinde dolaşmaya başladık.. Sonraki hedefimiz akşam yemeği için gideceğimiz Din Tai Fung adlı restoran idi, bunun için Xintiandi girişinden taksi tuttuk ve Portman-Ritz Carlton otelinin ortasındaki avluda bulunan restorana doğru ilerledik.. Restoranın imza ürünü olan dumplinglerden epeyce söyledik ve tıka basa yedik.. Restorandan çıktığımızda yağmur başlamıştı, biraz bekledik ama baktık yağmur durmuyor, başladık yürümeye, neyseki fazla ıslanmadan bir taksi bulduk ve eve döndük.. Evde biraz soluklandıktan sonra The House of Blues&Jazz adlı mekana doğru yola çıktık.. Jazzseverler için ideal bir seçim olan bu barda içeceklerimizi yudumlarken, gecenin süprizi olarak Kervan Restoran’ın işletmecisi sevgili Uğur’un da kısa bir davul gösterisine şahit olduk, kendisini epeyce alkışladık 🙂 Saatler gece yarısını geçerken eve dönme zamanı gelmişti.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Vietnam’a (Hanoi – Ha Long Bay)

Ho Chi Minh City’den Hanoi’ye uçuş yaklaşık olarak 2 saat sürüyor. Acil çıkış koltuğu bulamadığımızdan benim için pek konforlu bir yolculuk olduğunu söyleyemem ama gene de bir şekilde uyuklamayı başardım 🙂 Hanoi’ye indikten sonra hemen bavullarımızı aldık ve dışarı çıktık. Her ihtimale karşı kalacağımız otelden bizi almalarını istemiştik, otelin şoförünü hemen çıkışta bizi beklerken gördük ve kent merkezine doğru yol almaya başladık.

Hanoi Havaalanı’ndan kent merkezine yolculuk yarım saatten fazla sürdü. Otel olarak merkezde yer alan, Tripadvisor notları yüksek, fiyatı ise düşük olan Charming 2’yi tercih ettik ve herkese de kesinlikle tavsiye ederiz. Otele email atarak direk rezervasyon fiyatını da sormanızı tavsiye ederim, bizim şansımıza Agoda‘dan bile uygun fiyat bulduk 🙂 Bir de üzerine odamızı upgrade ettiler, daha ne isteyelim 🙂 Benim en çok hoşuma giden özellikleri odalarında bilgisayar olması, tabii bunun dışında kablosuz internet bağlantısı da mevcut, bir de son olarak tuvaletleri Türk gelenek göreneklerine uygun şekilde tasarlanmış 🙂

Otelin son derece güleryüzlü ve yardımsever personeli tarafından karşılandık, hızlı bir şekilde odamıza yerleştirildik ve hemen esyalarımızı yerleştirip şehir turu amacıyla aşağı indik. Resepsiyondan bir şehir haritası istedik, sağolsun ordaki arkadaş harita vermekle kalmadı, bize nereleri nasıl bir rota ile gezmemiz gerektiği konusunda da güzel bir bilgi verdi. Sonuç olarak, elimizde harita, yola koyulduk..

İlk amacımız bir sonraki gün yapacağımız Ha Long Bay turu için ödeme yapmak üzere Indochina Junks firmasının ofisini bulmaktı. Harita okuma konusundaki üstün yeteneğim sayesinde burayı bulmak hiç de zor olmadı 🙂 Ödemeyi yapıp turla ilgili bilgileri aldıktan sonra şehir turumuza devam ettik. Günü, otel etrafındaki, yani şehir merkezindeki (Old Quarter) yolları yorulana kadar yürümekle geçirdik (en çok Hoan Kiem Gölü etrafında takıldık),  ve sonrasında otelin yolunu tuttuk. Asıl amacımız olan Ha Long Bay turuna yorgun başlamak istemediğimizden dolayı erkenden yattık 🙂

Sabah 7 gibi kalkıp otelin restoranına indik. Açık büfe kahvaltıları yok ama açık büfe kadar, hatta belki de daha doyurucu ve lezzetli bir kahvaltı yaptığımızı söyleyebilirim. Kahvaltı sonrası eşyalarımızı toparlayıp çıkış yapmak üzere aşağı indik. Bu arada otel bize bir güzellik daha yaptı. Ha Long Bay turu sonrası bir gece daha burada kalacağımız için bavullardan birini burada bırakmak istedik. Otelin yaklaşımı gayet pozitif oldu ve bavulumuzu odada bırakmamızın yeterli olacağını söylediler.

Saat 8’de bizi otelden alıp Ha Long limanına götürecek servis minibüsüne bindik. Bizden başka sadece bir çift daha olduğu için rahat ve konforlu bir yolculuk yaptığımızı söyleyebilirim. Hanoi’den Ha Long’a gidiş yaklaşık olarak 3.5 saat sürüyor. Öğlene doğru limana vardık ve kısa bir bilgilendirmenin ardından bizi bekleyen Dragon’s Pearl II adlı tekneye doğru ilerlemeye başladık. Ha Long Bay turu için pek çok seçenek var. Biz seçimimizi gene Tripadvisor yorumlarını okuyup, resimleri ve fiyatları inceleyip yaptık ve sonuç olarak Indochina Junks adlı şirketin 2 gecelik turunda karar kıldık.

Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Vietnam’a (Ho Chi Minh City/Saygon)

Buradan Ayşe Arman’a seslenmek istiyorum öncelikle.. Yazdığı o yazıyla kim bilir kaç kişinin kafasına soktu Vietnam’ı, özellikle de Ha Long Bay’i ziyaret etme fikrini.. Müge de o yazıyı okuduktan sonra sürekli olarak beni Vietnam konusunda ikna etmeye çalıştı. Ve sonunda onun iş ziyaretini benim boş vaktimle birleştirip bu ülkeyi ziyaret etme fırsatını yakaladık.. Şunu da belirtmeliyim ki kesinlikle pişman olmadık.. Vietnam kesinlikle gezilip görülmesi gereken bir ülke.. Net.. 🙂

Benim perşembe gecesi geldiğim Ho Chi Minh City’e Müge önceki pazar gününden gelmiş, işlerini halletmeye başlamıştı.. Cuma günü de çalışmak durumunda olduğundan ben kentteki ilk günüme tek başıma sokakları turlayarak başladım.. Kaldığımız otel (Novotel Saigon Centre) lokasyon olarak epey merkezi olduğundan bir çok tarihi ve turistik mekana yürüyüş mesafesindeydi. Öncelikle Turtle Lake’i hedefledim, sonra yürüyüşe devam edip Savaş Kalıntıları Müzesi’ni (War Remnants Museum) ziyaret ettim, daha sonra rotamı güneye çevirdim ve Reunification Palace ve Notre Dame Katedrali’ni dışarıdan inceledikten sonra Merkez Postanesi’nin (Saigon Central Post Office) içine girerek soluklandım.. Sonrasında nehre kadar yürüyüşe devam ettim ve kafamdaki rotayı bitirmiş olmanın verdiği huzur ile otele geri döndüm 🙂

Buraya gelmeden önce yaptığım kısa (biraz tembelim evet) araştırmada motorsiklet yoğunluğu yüzünden yollarda yayalar için karşıdan karşıya geçmenin epeyce tehlikeli olabileceğini okumuştum ama yıllarını İstanbul ve Şanghay sokaklarında geçirmiş olmanın avantajıyla ortama hemen uyum sağladım ve bu konuda hiç sıkıntı çekmedim. Siz kendinizden emin, yavaş ama kararlı adımlarla karşıya geçin, gelen motorlular kendi rotalarını zaten size göre ayarlıyorlar merak etmeyin 🙂

Akşam saatlerinde haftasonu programımız için biraz inceleme yaptım, bir kaç yere mail attım ve sonunda iki adet günübirlik tur almanın mantıklı olacağına karar verdim 🙂 Tur şirketini seçerken ise gene Tripadvisor’daki yorumlari ve attığım emaillere verilen cevaplar içerisinde yaptığım değerlendirmeyi (cevap ne kadar hızlı, ne kadar bilgilendirici, ne kadar detaylı, ne kadar düzenli, imla kurallarına ne kadar uygun, yaklaşım ne kadar pozitif vb. gibi önem verdiğim noktalar var. Biraz takıntılıyım sanırım) baz aldım.. Sonuç olarak kazanan Tiger Tours oldu ve ilk günlük turumuzu bu şirket ile yapmaya karar verdik..

Tiger Tours müşterilerine özel turlar sunan bir şirket.. Böylelikle tur esnasında daha rahat hareket etme, tur rehberinden daha fazla bilgi alma gibi avantajlara sahip oluyorsunuz.. Tabiiki fiyatları grup turlarına göre biraz daha yüksek ama tur sonunda buna değdiğine karar verdik.. Bu sadece benim değil, Mügenin ve bizimle birlikte bu turları alan arkadaşının ortak fikriydi.. Eğer bu şekilde bir özel tur almak isterseniz, bu şirketi kesilikle öneririm.. Şirketin aynı zamanda kurucusu da olan Loan maillere gayet hızlı ve doyurucu şekilde cevap veriyor, kendisine bir kez de buradan teşekkür edeyim 🙂

İlk gün turumuzu ünlü Gu Chi tünellerine yapmaya karar verdik.. Yarım ve tam gün olmak üzere iki tane alternatifimiz vardı.. Şehirde geçirecek zamanımız kısıtlı olduğundan yarım günlük bir tünel turu yerine, Tiger Tour’un tam günlük turunu almak bize daha mantıklı geldi.. Bu tur kapsamında sabah otelden rehberimiz Mai ile birlikte ayrıldık ve yaklaşık 3 saatlik bir yolculuk sonrası turun ilk ayağı olan Black Lady Mountain’a ulaştık..

Dağın hikayesinden bahsedeyim kısaca.. Zamanında burada kocasıyla birlikte kara tenli bir kız yaşarmış.. Birbirlerini çok severlermiş.. Günün birinde savaş çıkmış ve kızın kocası savaşa gitmiş.. Adamdan uzun süre haber alınamayınca kıza talipliler gelmeye başlamış.. Kız bunları reddediyormuş ama en sonunda zorla da olsa adamın biri kızı kendisine ikinci hanım olarak almış.. Bu duruma dayanamayan kız ise kendisini bu dağdan atarak intihar etmiş.. O gün bugündür insanlar bu kızı cesaret ve güç sembolü olarak görüyor, bu dağa gelip dua ediyorlarmış..

Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’da Serkan ve Hemşo ile 5 Epik Gün (Gün-2)

İkinci gün olan Salı gününe bir önceki güne göre biraz daha erken başladık.. Kahvaltının ardından pasaportlar ile birlikte karakolun yolunu tuttuk.. Daha önce de anlattığım gibi, eğer otelde kalmayacaksanız karakola gidip geçici ikametgah belgesi almanız gerekiyor.. Serkan ve Hemşo da bizde kalacakları için bu belgeye ihtiyaçları olacaktı.. Aslında muhtemelen işlerine yaramayacak ama gene de kurallara saygılı insanlar olarak bu riski almak istemedik 🙂 Sabah ilk iş karakola gidip arkadaşların kayıtlarını yaptırdık.. Sonrasında ise tapınak gezimiz başladı..

Yazının devamı için tıklayın…