Şanghay’dan Japonya’ya Sakura Gezisi – Kyoto

Japonya seyahatimizin ikinci bölümü olan Kyoto kısmı, Osaka’dan Kyoto trenine binmeye çalıştığımız an ile başlıyor. O ana kadar Osaka’da yaşadıklarımız için sizi yazının ilk bölümüne alabiliriz 🙂

Temmabashi’deki tren peronuna ulaştığımız anda yanaşmakta olan trene atladık, ne kadar da şanslıydık. Bu arada trene binmeyip beklemeye devam eden bazı insanları farkettik ama o an çok da üzerinde durmadık. Perondan ayrılıp da trenin biraz tıngır mıngır gittiğini ve epeyce istasyonda durduğunu fark edince bir şeylerin ters gittiğini anladık, bizim yol boyunca sadece sekiz istasyonda durmamız gerekiyordu. Böyle giderse 45 dk’da değil en az 90 dakikada varacaktık Kyoto’ya. Hemen acil durum planı yaptık ve bu bindiğimiz yavaş trenle hızlı trenlerin kesiştiği bir istasyonda inerek biraz daha hızlı bir trene bindik. Bu da yetmedi, biraz daha hızlı trenle daha hızlılarının kesiştiği başka bir istasyonda gene indik ve sonunda istediğimiz hızdaki bir trene binmiş olduk 🙂 Sonuç olarak biraz gecikmeli de olsa Sanjo istasyonuna varmış olduk. Kıssadan hisse: Siz siz olun hangi trene bindiğinizden emin olun 🙂

İstasyondan çıkıp otelimize, yani Hotel Gran Ms Kyoto’ya doğru ilerlemeye başladık. Güneşli bir hava, masmavi bir gökyüzü altında yaklaşık 5 dakikalık yürüyüşün ardından otele ulaştık. Fiyatların çılgınlaşması ve rezervasyonda geç kalmamız nedeniyle bütçemize uygun zar zor bulabildiğimiz bu otelin bizde hayal kırıklığı yaratmamasını umuyorduk, yaratmadı da. Otelimizden hem konum hem de sunduğu imkanlar açısından epeyce memnun kaldık. Belki odalarımız minicikti, dışarıya bakan pencereleri yoktu ama olsun, pencereden dışarı bakmak için gelmemiştik ya 🙂 Otele varışımız biraz erken saatte olduğundan ve odalarımız öğleden sonra saat 3’te müsait olacağından bavullarımızı otele bıraktık ve etrafı keşfetmeye başladık.

Kyoto’yu ortadan ikiye bölen Kamo Nehri kenarında konuşlanmış Starbucks’tan atıştırmalık bir şeyler ve içeceklerimizi aldıktan sonra nehir kenarına gittik ve manzaraya karşı karnımızı doyurduk. Otele giriş yapmak için acelemiz yoktu, bu bağlamda Kyoto gezimize başlamaya karar verdik. İlk hedef, sevgili rehberimiz Serkan tarafından belirlenmişti bile: Philosopher’s Path, yani Filozofun Yolu. Otelimizin hemen önündeki caddede bulunan otobüs durağına gidip 5 no’lu otobüse binerek hedefimize ulaştık.

Şehrin kuzeydoğusunda bulunan ve minik bir dereye paralel bir biçimde ilerleyen bu yolda sağlı sollu küçük, şirin mağazalar ve cafeler bulunuyor. Biz yola ortasından girmiş bulunduk ve önce kuzey başına kadar yürüdük, daha sonra geriye dönüp güneye doğru, yolun bitimine kadar devam ettik. Tabii bu arada yol üstünde mağazalara da uğramayı ihmal etmedik. Yolun sonunda bulunan Nanzen-ji Tapınağı’na ulaştığımızda güneş yavaştan batmaya ve hava serinlemeye başlamıştı bile. Otele dönüşü bu sefer metro ile yaptık çünkü tapınağın biraz ilerisinde Tozai Line üzerinde bulunan Keage adlı istasyon bulunuyordu.

Otele döndüğümüzde giriş saati çoktan geçmiş, ve bavulların beklediği bölümde neredeyse sadece bizim bavullarımız kalmıştı. Hızlı ve sorunsuz bir şekilde odalarımıza giriş yaptık, biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. İlk akşam yemeğimizde Japonların ünlü yemeklerinden, belki Japon tarzı pizza da diyebileceğimiz, Okonomiyaki’yi denemek istedik ve turistik Gion bölgesinde bulunan Gion Tanto adlı restoranda karar kıldık. Restorandaki servisten ve Okonomiyaki’den çok memnun kaldık, kesinlikle tavsiye ederiz. Özellikle belirtmek gerekir ki, Japon restoranları da konaklama yerleri gibi minimalist tasarlandığından genelde ufak ve az sayıda masa içeriyorlar. Eğer ki çok talep gören bir yerde yemek istiyorsanız ya önceden rezervasyon yapmanız ya da şanslıysanız size verilen masada yine size verilen sürede yemeği bitirmeniz gerekiyor 🙂 Bu kısa dip nottan sonra bir bilgi daha verelim: O gün aynı zamanda Serkan ve Gülşen’in evlilik yıl dönümleriydi. Biz akşam yemeği için kendilerini baş başa bırakmayı teklif ettik ama “anca beraber kanca beraber” diyerek teklifimizi geri çevirdiler ve hep beraber çok güzel bir akşam yemeği yemiş olduk 🙂 Bu vesileyle kendilerinin yıl dönümlerini bir kez daha kutlamak isterim.

Kyoto’daki ikinci günümüzde de hava güzelliğini korudu, her geçen gün biraz daha ısınıyordu. Kiraz çiçekleri de her geçen gün yavaştan açmaya başlıyordu ama hala çoğunluğu beklemedeydi 🙂 Sabahtan kahvaltımızı gene Starbucks’ta çok zaman kaybetmeden yaptıktan sonra yönümüzü Kyoto’nun güneydoğusuna doğru çevirdik. Ilk hedefimiz 2005 yılı Hollywood yapımı “Bir Geyşa’nın Anıları” filminin de çekildiği ve torii adı verilen turuncu kapılarla ünlü Fushimi Inari tapınağı idi. Tapınağa ulaşmak için Sanjo adlı istasyondan geçen Keihan Line üzerinden tapınakla aynı isimde bulunan durakta indikten sonra kalabalığı takip etmeniz yetiyor 🙂 Tapınak içerisinde damarlara ayrılmış bir çok yol bulunuyor. Giriş kısmı haliyle en kalabalık ve ilgi çeken kısmı, yukarılara çıkıldıkça hem kalabalık azalıyor, hem de güzel ve insansız kareler yakalamak daha kolay hale geliyor. Eğer ki bizim gibi atletik bir grup iseniz giriş kısmında çok vakit kaybetmeden hızlıca yukarı giden yolu takip edin derim. Merdivenlerde kah fotoğraf çekerek, kah bölümler arası ufak dinlenme ve enerji takviyeleri ile yaklaşık 45 dk içerisinde en üst noktasına vardık. Sonrasında ise geldiğimiz yolun tam tersi istimaketten daha hızlı bir şekilde ana giriş kapısına ulaştık. Bu arada torii ismi verilen kavuniçi renkli kapılarda birtakım Japonca ifadeler bulunuyor, biz her ne kadar bunların öğretinin birtakım ilkerleri olduğunu düşünsek de sonradan öğrendik ki kapıları tapınağa bağışlayan firmaların isimleri yazılı imiş 🙂

Tapınakla istasyon arasındaki kafelerden birinde (Vermillion) kısa bir kahve – tatlı molası verdikten sonra bir sonraki durağımız olan Sanjusangendo Budist tapınağına doğru yola çıktık. İndiğimiz Inari istasyonundan bu sefer geldiğimiz yönün tersine kısa bir yolculukla tapınağa en yakın Shichijo istasyonunda inerek erişim sağladık. Tek katlı devasa bir tapınak olarak inşa edilen yapının içerisinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan Budizm için önemli bir sürü Tanrı ve savaşçının heykellerinin görüntülerini ancak kendi belleklerimize alarak yolumuza devam ettik. Bir sonraki tapınağa ulaşım için metro bulunmadığı ve otobüsler konusunda da bilgimiz olmadığı için en sağlıklı yol olan yine yürümeyi tercih ettik. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Japonya’ya Sakura Gezisi – Osaka

Her şey geçtiğimiz senenin sonlarında başladı. Sıkı dostum, sevgili Serkan, bana baharda yapmak istedikleri Sakura amaçlı Japonya seyahatinden bahsetmiş ve bizi de davet etmişti. O zaman daha ortada sadece bir fikir vardı, hiç bir detay yoktu. Biz de bu fikre sıcak bakıp olumlu yaklaşınca yavaş yavaş planlar netleşmeye başladı. Öncelikle bu fikirden hemşoma, yani sevgili Mustafa’ya bahsettik, gel bu turu 6 kişi yapalım dedik. Ne var ki, hemşom yurt dışı tatillerinde yönünü genelde batıya çevirdiği için onu ikna etmeyi başaramadık 🙂 Sonuç olarak bu seyahati 4 kişi olarak yapmaya karar verdik ve hazırlıklara başladık.

Sakura mevsimi hem Japonların, hem de yabancı turistlerin dört gözle bekledikleri bir mevsim. Bu mevsimde, ülkenin dört bir yanındaki (meyve vermeyen) kiraz ağaçları birbiri ardına çiçek açmaya başlıyor ve buna Sakura ismi veriliyor. Açan çiçekler çok güzel görüntüler yarattıkları gibi, çok kısa sürede döküldükleri için, eğer Japonya’da yaşamıyorsanız yapacağınız seyahatin zamanlaması oldukça önem kazanıyor. Biz de kendi seyahatimizin zamanlamasını yaparken epey araştırma yaptık.

Japonya’nın her bölgesinde farklı zamanlarda yaşanıyor Sakura mevsimi. Genelde Mart ayında başlıyor, Nisan sonuna kadar gözlenebiliyor. Ne var ki aynı bölgelerde bile her sene sıcaklıklara bağlı olarak farklı zamanlarda başlayabiliyor. Bu nedenle tüm ağaçların çiçeklerini açtığı anlara şahit olmak için, ya çok şanslı olmalısınız, ya da Japonya’nın bir çok şehrini Mart ayının sonlarında başlayıp en az 1-2 hafta boyunca gezmelisiniz, böylelikle bir yerde yakalayamazsanız başka yerde yakalarsınız Sakura’yı 🙂

Hem Sakura’nın güzel izlenebildiği, hem de Japon kültürünü yakından tanıyabileceğimiz bir seyahat istediğimizden, hedeflerimizi Osaka ve Kyoto olarak belirledik. Toplam 5 gecemiz vardı, bunun ikisini Osaka’da, üçünü Kyoto’da geçirmeye karar verdik. Tarihleri seçerken geçmiş senelerin Sakura zamanlarını inceledik ve Mart sonu Nisan başı gitmenin en ideal seçim olacağına karar verdik. Uçak biletlerini aldıktan sonra konaklama seçeneklerini incelemeye başladık. O zaman anladık ki, Sakura zamanında üç ay önceden rezervasyon yaptırmak çok geç kalmak demekmiş. Siz siz olun en az 4-5 ay önceden otelinizi ayarlayın 🙂

Sakura mevsiminde Japonya’da otel fiyatları normalin en az iki katına çıkıyor ve rezervasyon yapmakta ne kadar geç kalırsanız o kadar fazla ödemek durumunda kalıyorsunuz. Örneğin, normalde gecelik 100$ verip eli yüzü düzgün bir otel odasında kalabiliyorken, Sakura mevsiminde aynı fiyata kapsül otellerde bir kapsül bulabiliyorsunuz. Kapsül derken benzetme değil, gerçekten de kapsülde kalıyorsunuz, inanmayan Google’dan araştırabilir 🙂 Sonuç olarak biz Osaka’da en hesaplı alternatif olarak AirBnB kullanmaya karar verdik, Kyoto’da ise şansımıza güzel bir otel bulabildik.

Uçak ve konaklama kısmını hallettikten sonra, daha önümüzde üç küsür aylık bir süre olduğundan, ben bir rahatlama sürecine girdim. Sıkı dostum Serkan ise tam tersi, yavaş yavaş tüm tur hazırlıklarını yapmaya başlamıştı bile. Durum böyle olunca tur rehberliği görevini Serkan’a vermeye karar verdik. Sağolsun, kendisi epeyce araştırma yaptı, dokümanlar, haritalar hazırladı, ve profesyonel bir tur rehberi gibi bizi Japonya’da gezdirmeye hazır hale geldi. Bizim tek yapmamız gereken ise onu takip etmek oldu 🙂

Üç ay göz açıp kapatıncaya kadar geçti ve 30 Mart Perşembe akşamı Serkan ve Gülşen İstanbul’dan Seoul aktarmalı Osaka’ya doğru yola çıkarak tatili resmi olarak başlattılar. Bizim yolumuz onlara göre epeyce kısa olduğu için Cuma öğle saatlerinde uçağa binecek ve onlarla hemen hemen aynı zamanda Osaka’ya varmış olacaktık. Her şey planlandığı gibi gitti ve Cuma öğleden sonra saat 5 sularında Osaka Kansai Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nde bizi yaklaşık bir saattir bekleyen Serkan ve Gülşen ile buluştuk, kucaklaştık, hasret giderdik 🙂 Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Huzhou’ya Kaplıca Tatili

Bildiğiniz gibi yaklaşık 6 hafta sonra, Ocak ayının sonunda, Çin Yeni Yılı’na gireceğiz. Aşağıdaki yazı bizim taa geçen Çin Yeni Yılı haftasında yaptığımız aktivitenin kısa bir özetini içeriyor. Sevgili eşim Müge bu yazıyı epey zaman önce yazmıştı fakat ben fotoğrafları eklemeye üşendiğim için yayınlamayı ertelemiştim, daha sonra da tamamen unutmuşum 🙂 Neyse ki, bir sonraki Çin Yeni Yılına girmeden evvel aklıma geldi Mügeciğimin bu yazısı ve gerekli işlemleri tamamlayıp sizlerle paylaşmaya karar verdim hemen. Şanghay yakınlarında kaplıca ziyareti yapmak istiyorsanız bu yazı epey işinize yarayacak. Müge’ye sonsuz teşekkürler, sizlere de iyi okumalar 🙂

Bundan yaklaşık 4 -5 sene önce Çin Yeni Yılları bizim için mutlaka ülke dışına çıkılması gereken bir fırsat olarak görülürdü. Bunların sebeplerinden ilki kendimizi ya kışın soğuğundan sıcak bir yere atarak iliklerimize kadar ısınmak ya da kar görebileceğimiz bir yerlere giderek kışın gerçek tadını çıkarmak olurdu. İkinci sebep ise Çin halkının kendi yılbaşılarını çılgınca kutlamalarına şahit olmamak. Çılgınca dememdeki maksat nerdeyse Çin Yeni Yılı haftasında her gece atılan havai fişek ve devamlı atılan çatapatlar. Öyleki gece atılanlar yetmezmiş gibi bir de sabah erkenden kalkıp fişek atmaya devam ederlerdi. Sonucunda da siz bu gürültülerden dolayı uykusuz kalır, üstüne de bayağı kirlenmiş hatta göz gözü görmeyen bir hava ile ne yapacağınızı şaşırır bütün gün evde takılırdınız. Bir de Çin Yeni Yılı haftası içinde bir para gecesi vardı ki insanlar o gece cidden havai fişek atma konusunda birbirleriyle yarışa girerlerdi. Durum böyle olunca da Çin Yeni Yılında en azından Asya’da bir yerlere kaçmak farz sayılırdı. Hoş eğer erken rezervasyon yaptırmamışsanız yapmak istediğiniz kaçamak size epeyce pahalıya da gelebilirdi. Ama zamanla bu tecrübeden mutlaka ders alır sonraki senelere planlı programlı yaklaşırdınız 🙂

Biz de yıllar içerisinde elimizden geldikçe bir yerlere kaçmaya çalışmıştık. Ama son iki senedir ya üşengeçlikten ya da iş yoğunluğundan Şangay’da Çin Yeni Yılına girer olduk. Ve aslında Şangay’da kalmanın pek de eskisi kadar zorlu olmadığını gördük. Bunu fırsat bilerek bu seneki Çin Yeni Yıl’ı için sevgili eşimin erkek kardeşi ve sevgili kız arkadaşını misafir ettik. Şangay’ın boş sokaklarında bisiklet bindik, havanın güzel ve temiz olması sonucu da dışarda kafelerde oturduk (Şangay belediyesi artık havai fişek gösterilerine izin vermiyor) ve bol bol gezdik. Bazı restoranlar tatil dolayısıyla kapalı olsa da açık olanlar arasından güzel seçimler yaptık. Misafirlerimize bu güzel Şangay tecrübesini yaşattıktan sonra da dedik ki hep beraber bir de Çinde kaplıca keyfi yapalım. Sevgili eşimin bir kaç araştırması sonucunda Şangay’a trenle 1 buçuk saat ya da araba ile 1 saat uzaklıkta olan Huzhou’ya gitmeye karar verdik. Aslında Çinde kaplıca için gidilebilecek bir kaç farklı opsiyon var. Biz hem yakın olmasını hem de ilginç bir tecrübe olması için Huzhou’yu seçtik 🙂

Huzhou’nun tarihine kısaca bakacak olursak; yaklaşık 2.8 milyon nüfusa sahip olan şehir Zhejiang Eyaleti’nin kuzey tarafında kalmakta. Hangzhou’dan sadece 75 km, Shanghai’dan ise 166km uzaklıkta. Merkezi Tai Hu ya da diğer adıyla Tai Gölünün 10 km güneyinde bulunmakta (Tai Gölü Çin’in 3.cü büyük temiz su gölü) 2200 yıllık tarihi bulunan vilayet önce Chu Kraliyeti, sonrasında da Sui Hanedanlığı tarafından yönetilmiş. Bugünkü ismini de Taihu gölüne olan yakınlığından dolayı almış.

Huzhou’da gezilecek yerler; biz zaman kısıtlığından sadece Nanxun Ancient City’de zaman geçirdik 🙂

Sheraton Hotel : Otel mimarisi ve de içinde bulunan 20’den fazla kaplıca havuzu ile bir gece iki günlük geziler için ideal. Otelde, farklı sıcaklıktaki havuz ve de tropik ortamıyla uzun süre vakit geçirebileceğiniz ya da isterseniz size özel otel villalarının arka bahçesinde bulunan mini kaplıca havuzunda arkadaşlarınız ya da aileniz ile sakinliğin tadını çıkarıp, evde masaj ya da Çinlilerin ünlü oyunu Majong oynayabileceğiniz bir ortam kurmuşlar müşterileri için. Arta kalan vaktinizde otelin bulunduğu göl etrafında yürüyüş yapmak, yine o civarlarda bulunan kafelerde dışarda oturup hem etrafın tadını hem de Çin’li turistlerin birbirinden ilginç selfie tarzları izleyebilirsiniz 🙂 Akşam yemeği için, ya otel restorantlarından birini ya da yine civarda bulunan Çin restorantları tercih edebilinir.

Nanxun Ancient City (antik şehir) : Huzhou’da gezilmesi gereken yerlerden biri de Nanxun Old Town adıyla da geçen Nanxun antik şehir. Yine bir kanal etrafindaki irili ufaklı ev ya da dükkanlarıyla yerli ve yabancı turistlere hizmet veren, lokal Çin kültürünü yakından görebileceğiniz, kanalda bot turu yapabileceğiniz, hatta farklı Çin sokak atıştırmalıklarını deneyebileceğiniz güzel bir ortam. Çin Yeni Yılı tatil kalabalıklığı belli bir zaman sonra sizi bunaltsada kendinizi ufak ama ferah bir alana atmanız mümkün 🙂 Burada bulunan Lotus bahçesi de mutlaka görülmeli. Hoş bizim şansımıza maalesef bahçe tamamen kurumuş idi ama olsun, baharda bahçe tekrar kendine gelecektir. Burada da bir kaç saat geçirdikten sonra biz bu sefer araba ile Şangay’a dönüş yolculuğumuzu yapıp kaldımız yerden Şangay içi gezilerimize devam ettik. Ama siz isterseniz yine buralara yakın olan başka lokasyonlara da bakabilirsiniz.


Şanghay’ın Arka Bahçesi Koh Samui’de Balayı

Bir önceki yazıyı okuduysanız, orada Tayland’ın meşhur adalarından Koh Samui ile ilgili bir yazı yazamadığımı belirttiğimi göreceksiniz.. Ne var ki, Şangay Rehberi’nde artık bir Koh Samui yazısı da olacak.. Nasıl mı? Tabii ki sıkı dostum, sevgili arkadaşım Serkan sayesinde.. Serkan da kim diyorsanız, sitedeki tüm yazıları okumamışsınız demektir 🙂 Bu bağlamda sizi epik yazı dizisine yönlendirmem gerekiyor.. Artık kendisini tanıyorsunuz 🙂 Aşağıda sıkı dostumun yazar kişiliğiyle de tanışacaksınız.. Kendisi, ricamı kırmadı ve sevgili eşi ile çıktıkları balayının Koh Samui ayağını gayet detaylı bir şekilde kaleme aldı.. Sonuç olarak ortaya Koh Samui Seyahat Rehberi olabilecek kalitede bir yazı ortaya çıktı.. Sıkı dostuma Şangay’dan sevgi ve selamlarımı gönderiyor, bir kez daha teşekkür ediyorum.. Şimdi söz Serkan’da..

Daha önce Koh Samui’ye gitmiş ancak detaylı bir yazı yazmamış olan sıkı dostum Dinçer, balayı mekanı olarak seçtiğimiz ada ile ilgili yardımcı olabilecek bir yazı yazmamı istediğinde mutlulukla kabul ettim. Yazıya başlamadan belirtmeliyim ki, bir önceki cümlede ifade ettiğim gibi Tayland / Koh Samui adasında anlatacaklarım balayı kapsamındaki gezilerimizi kapsamaktadır, bu nedenle çılgın Tayland gecelerini okumayı umanları Google’da aramaya inanmaları yönünde şimdiden uyarayım 🙂

Şimdiki eşim, o zamanki nişanlım Gülşen ile, balayında hem beraber ilk yurtdışı deneyimimizi yaşamak hem de farklı bir kültürle tanışmak adına belirlediğimiz birkaç romantik destinasyon içerisinden, Dinçer’in yönlendirmeleri sonrasında yol ve balayı konseptine uygunluk bakımından Koh Samui adasında karar kıldık. 2 Nisan 2016 tarihinde hayatlarımızı birleştirdikten sonra bir günlük istirahat sonrası 4 Nisan’da yola çıktık. Koh Samui’ye direk uçuş bulunmadığı için birkaç farklı transfer noktasından gidiş dönüşte zamanımızı en iyi değerlendireceğimize ikna olduğumuz Singapur aktarmalı olanı tercih ettik. Koh Samui ile Türkiye arasında 4 saat, Singapur ile 5 saat fark bulunuyor. Gidiş yönünde iki uçuş arasında çok fazla bekleme olmadığı için peş peşe uçuşları tercih ettik. Ancak dönüş yolunda, ülkeler arası saat farkı nedeni ile iki uçuş arasında yaklaşık 10 saatlik bir bekleme mecburiyeti doğacağından, madem o kadar bekliyoruz o zaman 2 gün de Singapur’da geçirelim diye düşünüp mükemmel bir plan yapmış olduk 🙂 Nihai durumda;
Singapur Havayolları (391 nolu uçuş) – 4 Nisan İstanbul 13:30 – 5 Nisan Singapur 04:00
Silk Havayolları (5062 nolu uçuş) – 5 Nisan Singapur 08:10 – Koh Samui 08:55
Silk Havayolları (771 nolu uçuş) – 10 Nisan Koh Samui 11:50 – Singapur 14:50
Singapur Havayolları (392 nolu uçuş) – 13 Nisan Singapur 01:45 – 13 Nisan İstanbul 08:00
şeklinde bir rota çizmiş olduk. Yazının amacı Koh Samui olduğu için Singapur ile ilgili eklemeleri -sıkı dostum Dinçer ve eşi hemşom Müge daha önce bu şehir devleti deneyimlemişler ve yazısını yazmışlardı- Singapur yazısının altına yorum olarak paylaşacağım.

4 Nisan sabahı büyük bir heyecanla İstanbul trafiğini deniz yolunu kullanarak atlatıp Atatürk Havalimanına vardık ve tatil boyunca belki de yediğimiz tek kazığa doğru bilmeden mutlu bir şekilde yol aldık. Bunu özellikle yazmak istiyorum çünkü çok içime oturdu 🙂 Bir aksilik olmaması adına önceden online check-in lerini yapmıştık, geriye büyük çantalardan kurtulmak kalmıştı. Kontuara gelip işlemlere başladığımızda görevli hanımefendi, yanımızda dönüş biletlerinin çıktılarının ve iki adet özellikle 4×6 cm ebatında vesikalık olup olmadığını sordu. Normalde otel ve uçuş bilgilerinin çıktılarını alırdım ama o kadar hazırlık esnasında es geçmiştim, yok dedik; Gülşen’in yanında vesikalık vardı ama o da yukarıdaki ölçülere uymuyordu. Görevli hanımefendi, Singapur için problem olmaz ama Tayland’a girişte sorun yaşarsınız deyip bizi bir dükkana yönlendirerek uçağa binişte kontrol ederim belgelerinizi diye de ekledi. Her ne kadar işkillensem de -zira sıkı dostum bu kadar önemli bir ayrıntıyı atlamaz bana söylerdi- 10bin km gidip de sırf bu yüzden sorun yaşamamak adına, paşa paşa vesikalık çekip çıktıları aldık ve hayatımızın en lüks fotoları ile önce pasaport kontrolden sonra da uçuş kartı kontrolünden -görevli hanımefendi bizi tanıdı ve belgeleri kontrol ederek tamamdır dedi- geçip uçaktaki yerimizi aldık. Her ne kadar ilk uzun uçuş deneyimi olduğu için Gülşen’in çekinceleri olsa da sorunsuz bir 9 saatlik uçuş sonrası Singapur Changi Havaalanına iniş yaptık ve bir sonraki uçuşumuz için Terminal 3’ten Terminal 2’ye geçtik. Aradaki ufak bekleme süresini daha yeni yeni açılmaya başlayan Duty Free alanında geçirip güzel kokular aldıktan sonra nispeten ufak bir uçakla Koh Samui’ye doğru yola çıktık. Adaya yaklaşırken yorgunlukla doğru orantılı bir şekilde heyecanımız kat kat arttı ve nihayet ayaklarımız yere değdi 🙂

Uçaktan ilk indiğimizde sıcaklık bulutlar nedeni ile çok yüksek değil gibi geldi ama sonraki günlerde bunu çok rahat hissettik. Koh Samui’de yıl boyunca 28-32 derece arasında değişen bir sıcaklık eğrisi bulunuyor. Nisan ayı nispeten sezon sonuna denk geliyor, asıl tercih edilen zaman aralığı ise Kasım – Şubat arası. Yine de hatırı sayılır nem de eklenince sıcaklık kat be kat artıyor -ki benim gibi sıcaktan hoşlanmayan adama pek hitap etmiyor-. Adanın havaalanı da kendisi gibi çok şirin, palmiyelerden yapılma etrafı açık sanki bir film setine gelmiş gibi hissettiriyor. Zaten çok fazla yolcu olmadığı için hızlı bir şekilde ve sorunsuz -ve tabi ki İstanbul’da kazık yediğimizi anladığımız, belgelerin tekinin bile sorulmadığı- kontrol noktasından geçip valizlerimizi aldık. Gelmeden önce adada kalacağımız Bo Phut Resort & Spa otelindeki yetkililerle iletişime geçip otel transferi istediğimiz için taksi ayarlama zahmetine girmeden doğruca bizi bekleyen görevliye doğru yol aldık. Her adaya özgü müdür bilemiyorum ama ada insanları inanılmaz sıcakkanlı, güleryüzlü ve yardımseverler. Bize sıcak bir karşılama sunan Chang -kendisi Çen diye telaffuz etti muhtemelen böyle yazılıyordur- arkadaşımız ile içi serin mi serin arabaya atlayıp otele doğru yola çıktık. Tayland’da trafik tersten akıyor bu nedenle motor veya araba kiralamak isteyenlerin bunu göz önünde bulundurması gerekir. Daha önce Kıbrıs’ta araba kullanmışlığım vardı ancak buranın trafiğinde açıkçası gözüm yemezdi, daha karmaşık ve yoğun geldi. Yol boyunca bize hem rehberlik eden hem de mekan tavsiyelerinde bulunan Chang ile hoş bir sohbetin ardından otele vardık ve asıl sıcağı orada hissettik 🙂 Neyse ki kapıda işlemlerimiz gerçekleşirken ikram edilen soğuk ıslak havlular ve içecekler ile bir nebze ısımızı ayarladıktan sonra merakla odamızın hazır olup olmadığını beklemeye koyulduk. Otele vardığımız esnada saat erken olduğu için henüz check-in saatimiz gelmemişti ve artık uykuya yenik düşecek bedenlerimiz ile bu sıcakta çok fazla beklemek istemiyorduk. 5-10 dakikalık beklemenin ardından odaya alınacağımızı öğrendiğimizde büyük bir sevinçle görevlinin peşine takılıp sahilin hemen önündeki villamıza doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Gelmeden önce otelle iletişime geçtiğimizde, balayı çifti olduğumuzu da kibarca belirttiğimiz için odaya gelişte bizi bir balayı pastacığı ve yatakta çiçeklerle güzel bir süsleme karşıladı ve tatilimiz resmen başlamış oldu. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Koh Phangan’a Sıcak Bir Tatil

Her ne kadar Tayland’a daha önce iki kez (Phuket ve Koh Samui) gitmiş olsak da, bu seyahatlerle ilgili siteye yazı yazma fırsatı bulamamıştım. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiğimiz Tayland ziyaretini ise yazmaya kararlıydım. Kendimize hedef olarak seçtiğimiz Koh Phangan adasından son derece memnun ayrılınca bunu herkesle paylaşma isteğim bir kat daha arttı ve hemen bu yazıyı yazmaya başladım 🙂

Tatilinizi Tayland’da yapmak istiyorsanız karşınıza bir çok seçenek çıkıyor. Ülkenin en popüler adaları olan Phuket ve Koh Samui dışında keşfedilmeyi bekleyen irili ufaklı bir çok ada mevcut. Biz bu sefer Koh Samui yakınlarındaki Koh Phangan adasını tercih ettik. Alternatif olarak Koh Phangan yakınlarındaki Koh Tao adası da tercih edilebilir veya her iki ada tek bir tatilde aradan çıkarılabilir.

Koh Phangan adasına Çarşamba gecesi yola çıkıp bir sonraki Salı akşamı Şangay’a dönmeyi planladık. Bu bağlamda uçak biletlerini inceledik ve en mantıklı seçeneğin Singapur Havayolları’nı kullanmak olduğuna karar verdik. Alternatif olarak Bangkok, hatta Phuket aktarmalı olarak Koh Samui’ye uçan (Koh Phangan’da havaalanı olmadığı için Koh Samui’ye uçmak gerekiyor önce) bir çok uçuş bulabilirsiniz. Bizim gidiş ve dönüşümüz hafta içi olduğundan Singapur Havayollarının fiyatları da epey uygundu (hatta bu nedenle mil kazanamadık!), ve Koh Samui’ye Singapur aktarmalı uçmaya karar verdik.

Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece saat 00:30 gibi kalkan uçağımız bizi sabahın ilk saatlerinde Singapura getirdi. Daha sonra Silk Air’e ait uçakla yaklaşık 1.5 saat süren yolculuk sonrası Koh Samui’ye vardık. Koh Phangan’da kalacağımız otelden (Buri Rasa Koh Phangan) havaalanında bizi almalarını istemiştik. Bavulları alıp çıkarken bizi bekleyen otel görevlisini gördük ve kendisi otel aracıyla bizi otelin teknesinin demirlediği iskeleye bıraktı. Otelin teknesi sabah 11:30 da hareket ediyor ve sizi kırk dakika içerisinde direk olarak otelin kumsalına bırakıyor. Alternatif olarak Koh Samui’nin ana limanına gidip Koh Phangan feribotuna binebilir, Koh Phangan limanında indikten sonra taksi tutup karayolu ile otelinize ulaşabilirsiniz.

Otel olarak seçimimizi Buri Rasa Village adlı otelden yana kullanmıştık. Genel olarak otelden son derece memnun kaldığımızı söyleyebilirim. Lokasyon olarak adanın kuzeydoğusunda, daha sakin bir kesiminde kalıyor Buri Rasa. Biz de zaten çok çılgın bir çift olmadığımız için lokasyonun sakinliğini çok sevdik 🙂 Alternatif olarak adanın merkezi sayılan güney kısmındaki oteller incelenebilir. Buri Rasa’nın kumsalı ve gene kumlu/berrak denizi de çok hoşumuza gitti. Nisan ayı itibariyle hem havanın hem de deniz suyunun sıcaklığı en üst seviyedeydi, soğuk deniz sevmeyenler için ideal bir suya sahip Koh Phangan 🙂

Otelin önünde yer alan köy meydanı benzeri minik avlu, karşısında büyük HD ekranlarında spor yayını yapan bar, avludan içerilere doğru ilerledikçe sağlı sollu mağazalar ve restoranlar, bu minik bölgeyi bizim için gerçekten güzel kıldılar. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Xiamen’e Yılbaşı Kaçamağı

Sevgili eşim Müge’nin Şangay Rehberi’ne olan katkıları bitmek bilmiyor, maşallah diyelim öncelikle 🙂 Kendisi bu sefer de 2015 sonu ile 2016 başını kapsayan minik Xiamen tatilimiz ile ilgili bir yazı kaleme aldı.. Üç gecelik bu kısa yolculuğun detaylarını Müge’nin kaleminden aşağıda okuyabilirsiniz.. Kendisine teşekkürlerimi bizzat ileteceğim 🙂 Bu arada Müge’nin Not Defteri‘ne de göz atmayı unutmayın.. Bir çok faydalı yazı sizi bekliyor 🙂

Yaklaşık 8 senedir Şangay’da yaşamamıza rağmen Çin içinde çok bir yer gezdiğimiz söylenemez. Sanırım biraz tembellik, biraz plansızlık biraz da nasıl olsa Türkiye’den arkadaş eş, dost gelir beraber gideriz fikrinden dolayı Çin içi gezilerimiz bir şekilde ötelenmiş oldu. Xiamen epey zamandır özellikle yazın gidip deniz ve sahilin tadını çıkarmak istediğimiz bir şehirdi. Kısmet 2016’ya girdiğimiz yeni yıla geldi. Başka bir Asya ülkesine ya da Avrupa’ya plan yapma fırsatı bulamadığımızdan bari bu fıırsatı Xiamen için kullanalım dedik. Yalnız hatırlatalım Çin tatillerinde lokal turistin her yerde olduğunu unutmayın 😐

Neyse, sabah çok erken saatte Hongqiao’dan kalkan uçak ile yaklaşık iki saatlik bir yolculuk sonrası Xiamen’deydik. Bu arada Şangay’daki Hongqiao Havaalanı Terminal 2’nin epeyce geliştiğini de söylemeden geçemeyeceğim. Öyle ki, artık içerde sadece Starbucks değil, Wagas da bulunmakta. Eğer Japon mutfağı derseniz, farklı gate yanlarında sushi yiyebileceğiniz küçük büfeler de var. Hoş sabah erken saatte açık değiller ama öğle ya da akşam uçuşları için düşünülebilir.

Uçak yolculuğumuz sonrasında bavul alma işimizi kısa bir sürede halledip taksi ile otelin yolunu tuttuk. İlk Le Meridien Hotel tecrübemiz Xiamen’e kısmetmiş. Ben açıkçası iç dizaynını hiç ama hiç sevemedim. Odaların bulunduğu koridorlar çok karanlık. Asansör içi acayip loş. Büyük bir otel olmasına karşın lobi dışında hiç bir yer ferahlık hissi uyandırmıyor. Neyseki otelde çok fazla vakit geçirmedik. Onun dışında servis ve çalışanların yardımseverliği ve güleryüzlülüğü gayet iyiydi.

Otele yerleştikten sonra ilk durağımız Zhongshan Caddesi oldu. Xiamen’in İstiklal caddesi olan, arabaların giriş yapamadığı , sağlı sollu mağazaların bulunduğu ünlü caddenin batı tarafı sizi denize bağlayacak. Hatta bu yol sonunda Gulanyu Adası’na giden vapur iskelesine de ulaşabilirsiniz. (buradan kalkan vapurlar sadece akşam 5’ten sonra halka açık) Yaklaşık 200 mağazayı içinde bulunduran cadde yemek opsiyonu olarak bizlere pek bir şey sunmuyor 🙁

Ama yok ille lokal Çin lezzetleri denemek istiyorsanız, buradaki yeme içme opsiyonlarını deneyebilirsiniz. Biz bu caddeden çıkıp sahilin sol tarafında kalan bölümde (Indigo Oteli’nin çok yakınında) Starbucks, Kota’s Kitchen ve Brotzeit’ı bulduk. Bu arada Starbucks ve Kota’s Kitchen’ın manzaraları epeyce güzel. Bir kahve ya da yemek molası için tavsiye ederiz. Biz burada yemeğimizi yedikten sonra otele dönerek Yeni Yıl’a girmeden önce 2015’in son sporunu Otel Gym’inde yaptık. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Avustralya’ya Uzun Bir Seyahat (Melbourne)

Uluru’dan 11:45’te kalkan uçağımız öğleden sonra saat 4 gibi Melbourn’e vardı. Melbourne yakınlarında çıkan büyük orman yangınını uçaktan gözlemleme şansı yakaladık, hatta büyük dumanın içinden geçmek durumunda kaldı uçağımız. Sonrasında bir de hafif şiddetli türbülansa girince adrenalin yüklü bir şekilde Melbourne’e iniverdik 🙂 Melbourne Havaalanından (Tullamarine Airport) kalacağımız otele gitmek için SkyBus servisini kullanmaya karar verdik..

SkyBus’ın 10 dakikada bir kalkan, içinde wifi bile olan konforlu otobüsleriyle kişibaşı 18AUD karşılığında havaalanından şehir merkezine (Southern Cross İstasyonu) yaklaşık yarım saat içerisinde ulaşabiliyorsunuz. Ulaştığınız noktadan otelinize gitmek için de gene Skybus’ın ücretsiz servis hizmetinden faydalanabilirsiniz. Biz bu şekilde yaptık ve bir saat içerisinde otelimize vardık..

Sydney’de sahile yakın bir evde kalmayı planladıktan sonra, Melbourne için ise merkezde bir otelde kalmayı kararlaştırmıştık.. Bu bağlamda seçimimizi Travelodge Southbank olarak yaptık.. Southbank denen yer kentin en merkezi bölgesi, eğer merkezi bir lokasyon istiyorsanız bu bölgedeki otelleri araştırın derim.. Travelodge güzel bir otel aslında ama tavsiye etmiyorum, çünkü ücretsiz wifi vermiyorlar.. Daha doğrusu azcık veriyorlar 🙂 Günlük 100MB limitini aştığınızda bağlantınız kesiliyor ve gene günlük 10AUD istiyorlar sizden wifi kullanımı için.. Sene olmuş 2015, adamlar 100MB limit kouyorlar.. Neyse, gerekli mercilere yorumlarımı yaptım zaten konaklama sonrası 🙂

Melbourne’e vardığımız günün öğlen saatlerinde 30-35 civarında seyreden hava sıcaklığı biz otele varıp hazırlanıp dışarı çıkıncaya kadar 15-20’lere düşüverdi.. Tam olarak bir mevsim kırılma anında vardık kente; bu nedenle de otelden çıkıp rüzgarı yiyince hemen geri dönüp montlarımızı aldık 🙂 Yarra Nehri‘nin hemen kıyısında olan otelin lokasyonu gerçekten de çok iyiydi, çıkar çıkmaz nehir kenarında yürüyüşümüzü yapmaya başladık.. Bizim gibi turistik yürüyenlerin dışında nehir kenarında tempolu yürüyenlere, koşanlara, bisiklete binenlere rastlamak mümkün..

Yarra Nehri’nin karşısına geçtiğinizde önce Flinders Street tren istasyonunun altından geçip sonrasında Flinders Caddesine ulaşıyorsunuz. Nehre paralel giden bu caddeyi dik kesen caddeler üzerinde irili ufaklı bir çok mağaza mevcut.. Restoranlar, cafeler, acenteler, hediyelik eşyacılar, UGG botçular, hepsi var 🙂 Biz de ilk akşamımızda buraları üstün körü dolaştık ve akşam yemeği için Türk damak tadına uygun bir seçim yaptık, Maha Restoran‘a gittik.. Mekan araştırma ve bulma konusunda Optus kartımızın sağladığı Internet paketi halen işimizi görmekteydi 🙂 Bir sonraki gün erken başlayacak ve uzun sürecekti, bu nedenle çok geçe kalmadan otele döndük..

Melbourne’ün olmazsa olmazlarından olan Great Ocean Road, nam-ı diğer, Büyük Okyanus Yolu turu için sabah erkenden kalktık.. Bir çok farklı şirket tarafından düzenlenen bu tur için bizim tercihimiz küçük grup turları yapan Melbourne Coastal Tours şirketi oldu.. 11 kişilik minibüslerle yapılan bu turu sizlere de kesinlikle tavsiye ederiz, gerek gezilen görülen yerler, gerek rehber/şoförümüzün pozitif ve esprili yapısı, erken saatlerde başlayıp gün batana kadar süren bu turu bizim için çok özel kıldı.. 12 Apostles’da yapılan helikopter turlarından da bu tura özel indirimli fiyatla yararlanabiliyorsunuz, hayatımızda ilk kez helikoptere de binmiş olduk 🙂 Yazının devamı için tıklayın…