Şanghay’dan Avustralya’ya Uzun Bir Seyahat (Uluru – Ayers Rock)

Cairns’ten Uluru’ya giderken Qantas Havayolları’nı kullandık. Jetstar’a göre biletleri biraz daha pahalı olan bu firma Avustralya’nın THY’si diyebiliriz.. Şansımıza biz daha sormadan acil çıkış koltukları verilmişti bize, ve böylece, uzunca olmasına (yaklaşık 3 saat) rağmen konforlu bir seyahat oldu. Sabah saat 10 sularında Ayers Rock Havaalanına (diğer bir adı Connellan Airport) inmiştik. Çölün üzerine kurulmuş minik bir havaalanıydı burası, boyut olarak bana geçtiğimiz aylarda kullanndığım Tokat Havaalanını hatırlattı biraz 🙂

Uçaktan iner inmez yüzümüze çöl sıcağı vurmaya başladı. Mevsim henüz ilkbahar olmasına rağmen burada artık yaz sıcağı vardı. Ve maalesef bu sıcak sadece küçük bir problemdi, asıl problemler gene uçaktan iner inmez yüzünüze vuran kara sineklerdi 🙂 Diğer çöllerde de böyle midir bilemiyorum ama burada özellikle güneşli saatlerde epey bir sinekle muhattap oluyorsunuz, bu bağlamda ilk uyarım kafanıza geçireceğiniz bir sinek ağı almanız.. Sanırım otellerde en çok satan ürünlerden biridir bu 🙂

Ayers Rock, veya bir diğer adıyla Uluru, Avustralya’nın Northern Territory adlı bölgesinde bulunan Red Centre Çölünün ortasında, en yakın yerleşim yerine (Alice Springs) 450 km uzaklıkta devasa bir kaya kütlesi.. 700 milyon yaşında olduğu söylenen ve Avustralya’nin yerlileri Aborijinler tarafından kutsal sayılan bu kayanın çevresi yaklaşık 10km uzunluğunda, yüksekliği ise 300 metrenin üzerinde.. Böyle bir üne sahip olan doğa güzelliğini görmek için epey bir yolu göze almıştık, ve buna değdi gerçekten de..

Avustralya seyahatimizin bu bölümünde bir değişiklik yapıp araba kiralamaya karar vermiştik. Böylece çölde gezerken daha rahat olacak, tur otobüslerine bağlı kalmayacaktık. Güzel bir karar verdiğimizi düşünüyoruz, size de bu şekilde yapmanızı tavsiye ederiz. Hem insanın eline çölde, yolun solunda ve arabanın sağında direksiyon sallama fırsatı kaç defa geçer ki 🙂 Rezervesyonumuzu VroomVroomVroom adlı siteden bize sundukları en uygun fiyatlı minik aracı seçerek yapmıştık.. Şansımıza havaalanına geldiğimizde ellerinde uygun araç kalmadığı için bizi ücretsiz olarak üst sınıf araca yükselttiler ve altımıza yeni bir Toyota Land Cruiser Prado verdiler, bizi çocuklar gibi sevindirdiler 🙂 Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Avustralya’ya Uzun Bir Seyahat (Cairns)

1 Ekim Perşembe sabahı Sydney Havaalanına vardığımızda Jetstar Havayollarının önünde epey uzun bir kuyruk olduğunu gördük ve hemen sıraya girdik. İşin güzel tarafı kuyruk hızlı bir şekilde ilerliyordu. Jetstar personeli yolcuların checkin işlemlerini gayet seri bir şekilde yapıyor ve sıra hızla bize geliyordu. Bizim işlemlerimiz de hemen bitti, bavullarımızı verip biletlerimizi aldık. Hemen arka tarafta bulunan cafede hızlıca kahvaltımızı yaptıktan sonra güvenlik kontrol noktasından geçip uçağımızı beklemeye başladık.

Saat 12:05 itibariyle havalanan uçağımız bizi öğleden sonra saat 3 gibi Cairns Havaalanına indirdi. Uçaktan iniş, bagaj alım bölümüne gidiş, bavulların gelmeye başlaması… Hemen herşey gayet hızlı bir şekilde ilerliyordu burada da.. Ta ki bizim bavullardan birinin uçaktan çıkmadığını farkedene kadar 🙂 İki büyük bavulumuzdan biri gelmiş, diğeri ise ortalıkta yoktu. Tüm bavulların çıkmasını bekleyip durumdan emin olduktan sonra hemen yakındaki Jetstar masasına başvurduk.

Masada ilgili kimse olmadığı için ordaki telefondan içeriyi aradık ve en kısa zamanda bir görevlinin geleceğini söylediler. Gelen görevliye durumu anlattık, kendisi önce bavul ile ilgili bilgileri ve bizim iletişim bilgilerimizi aldı. Normalde, bavulun Sydney’de hemen bulunması durumunda ilk uçakla gönderileceğini, ve otelimize kadar getireceklerini söyledi. Bize günün keyfini çıkarmamızı, endişe etmememizi söyledi.. Tabii benim bütün kıyafetlerim o bavul içinde olduğu için endişe etmemem biraz zordu 🙂

Tek bavulumuz ile birlikte havaalanından çıktık ve bir taksiye atlayarak otelimizin yolunu tuttuk. Cairns sahiline yakın Ibis Styles adlı oteli tercih etmiştik, yaklaşık 22AUD tutan kısa bir taksi yolculuğu sonrası otele vardık. Oteldeki checkin işlemlerinin hemen ardından kalacağımız iki gün boyunca yapmayı planladığımız turlar için resepsiyondan yardım istedik. Biraz stresliydik çünkü Sydney’deyken Great Barrier Reef turu için mail attığım 4-5 tur şirketinin hiçbirinde yer bulamamıştık.

Lafı gelmişken Great Barrier Reef ile ilgili de kısa bir bilgi vermeye çalışayım. Türkçeye “Büyük Bariyer Resifi” şeklinde çevirebileceğimiz bu yapı aslında Avustralya’nın doğu kıyılarında yer alan devasa mercan kayalıklarına verilen isim.. 2300 km boyunca uzanan bu mercanlar dünyanın yaşayan en büyük organizması olarak nitelendiriliyor ve uzaydan bile göründüğü söyleniyor. Bizim de tabii Cairns’e gelme nedenlerimizden en önemlisiydi 🙂

Resepsiyondaki görevli bir kaç yeri aradıktan sonra bize Cumartesi günü için müsait olan bir tur buldu. Quicksilver adlı tur şirketinden Port Douglas limanından kalkacak turu için iki kişilik yeri ayırttık, ödememizi yaptık ve içimizi rahatlattık. Buraya kadar gelip de bu tura çıkamamak epey moral bozucu olabilirdi 🙂 Gerçi akşam ilerleyen saatlerde Cairns sahiline indiğimizde bir çok tur şirketinin ofisi olduğunu görecektik. Genelde 100AUD ile 200AUD arasında değişen fiyatlarla günlük tekne turunuzu almanız mümkün. Ama son güne kalmamanızı öneririm tabii, ne olur ne olmaz 🙂 Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Avustralya’ya Uzun Bir Seyahat (Sydney)

Çin’de her sene Ekim başında ülkenin milli bayramı sebebiyle bir haftalık resmi tatil uygulanıyor. Bu bağlamda Çinliler genelde memleketlerine, yabancılar da tatil mekanlarına gidiş için bir fırsat olarak kullanıyorlar bu tatili. Biz de aynı şekilde düşündük ve aldığımız ek izinlerle bu tatili iki haftaya çıkardık. İki haftalık bu uzun tatil için de hedef olarak Avustralya’yı seçtik. Hazırlıklara aylar önceden başladık çünkü Avustralya’nın pahalı bir ülke olduğunu biliyorduk ve erken alınan biletler ve yapılan rezervasyonlarla mümkün mertebe uygun fiyatlara ulaşmak istiyorduk. Planlamamızı yaparken iki haftada dört yer gezebileceğimizi düşündük ve rotamızı Şanghay –> Sydney –> Cairns –> Uluru (Ayers Rock) –> Melbourne –> Şanghay şeklinde çizdik. Öncelikle Şanghay-Sydney gidiş ve Melbourne-Şanghay dönüş biletlerimizi Air China’nın direk uçuşlarıyla ayırtttıktan sonra Avustralya vizesine başvurduk.

Vize başvuru süreci çok zor olmadı. Konsolosluğun ilgili web sayfasından ilgili dokümanları basıp, doldurup, gene aynı sayfadan alacağınız randevu ile yetkili vize acentesine gidiyorsunuz. Formları ve belgeleri teslim edip ödemeyi yapıyorsunuz. Sonrasında mail adresinize gelecek olan yanıtı/vizeyi bekliyorsunuz. Pasaportunuzu acenteye bırakmanıza gerek yok, göstermeniz yeterli, çünkü Avustralya vizesi elektronik bir vize, online olarak çıkıyor ve ilgili yerlerde (havaalanı, pasaport polisi vs.) de bu şekilde kontrol ediliyor. Vizelerimiz ile ilgili olumlu yanıt içeren emaili yaklaşık 10 iş günü içerisinde aldık ve kalan kısımları planlamaya başladık. Bu bağlamda önce Avustralya içerisinde ulaşımımızı sağlayacak uçuşlar için biletleri aldık. Öncelikli olarak Jetstar havayollarını kullandık çünkü en uygun fiyatlar buradaydı. Sadece Cairns-Uluru arasında çok seçeneğimiz olmadığı için Quantas Havayollarını kullanmak zorunda kaldık.

Uçak biletlerini hallettikten sonra sıra konaklama kısmına geldi. Konaklama için bugüne kadar hep otelleri tercih etmiştik ama bu sefer bir çılgınlık(!) yapalım dedik ve son zamanların popüler sitesi AirBnb aracılığıyla Sydney günlerimiz için bir ev kiraladık. Bilmeyenler için kısaca özetlemek gerekirse AirBnb dünyanın herhangi bir noktasında, insanların evlerini kısa süreli kiralamalarına aracılık yapan bir site. Bizim ilk tecrübemiz olacağı için seyahatimizin Sydney ayağında kullandık sadece, diğer şehirler için uygun fiyatlı otelleri tercih ettik. Sydney’deki tecrübemizden sonra AirBnb’yi sonraki seyahatlerimizde de kullanmaya karar verdik, herkese de tavsiye ederiz 🙂

Yolculuğumuz 26 Eylül Cumartesi akşamı, Air China’nın CA175 sefer sayılı uçağının Pudong Havaalanından hareket etmesiyle başladı. Yaklaşık 10 saatlik yolculuğun ardından Pazar sabah saat 8 gibi Sydney’e vardık. Şanghay ve Sydney arasında sadece iki saat fark olduğundan herhangi bir jetlag problemi yaşamadık. Pasaport kontrolden geçip bavullarımızı aldıktan sonra öncelikle havaalanındaki Optus şubesine gidip iki hafta boyunca kullanabileceğimiz telefon ve Internet paketini satın aldık. Günlük 2AUD ödeyerek alacağınız 15 günlük paket size her gün 500MB Internet ve sınırsız yurtiçi konuşma olanağı sağlıyor. Tabii ki bizim için önemli olan Internet idi 🙂 Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Taipei’e Bayram Seyahati

Şanghay’da yaşamaya başladığımızdan beri (ortalama 6 sene diyelim) Çin’in etrafındaki, özellikle güneyinde ve doğusundaki, bir çok ülkeyi ziyaret etme şansını yakaladık.. Geriye kalan ülkelerden Tayvan’ı da geçtiğimiz hafta görme şansı bulduk.. Çin’de Haziran ayında kutlanan Dragon Bot Bayramı nedeniyle verilen bir günlük resmi tatile bir gün de biz ekleyerek, haftasonuyla da birleştirip, 4 günlük bir kaçış planı yaptık kendimize.. Bu plan için hedefimiz Tayvan’ın başkenti Taipei oldu.. Cumartesi sabahı gidip salı günü öğleden sonra dönecek şekilde biletlerimizi aldık, otel rezervasyonumuzu yaptırdık ve cumartesi sabah havaalanına doğru yola çıktık.. Air China’nın 11:30’da kalkan uçağı ile sıkıntısız bir yolculuk yaparak seyahatimize başladık..

Tayvan Taoyuan Uluslararası Havaalanı’na saat 13:00 gibi iniş yaptık. Uçaktan indikten sonra önce çoğunluğu takip ederek, sonra da işaretlere bakarak kolayca Vize Ofisi’ne ulaştık. Vize Ofisi pasaport kontrol noktasından hemen önce konumlandırılmış. İçerdeki görevli bayan bize birer adet başvuru formu verdi, biz de kendisine birer adet vesikalık fotoğraf verdik. Biz formu doldururken o da vizelerimizi hazırlamaya başladı.. İşlem oldukça kısa sürdü, ve ödeme kısmına geldik.. Nakit ödemek isterseniz, iki kişi için, 1600NTD (New Taiwan Dollar – Yeni Tayvan Doları) ödemeniz gerekiyor. Kredi kartı ile ödemek isterseniz 1636NTD oluyor vize ücreti.. Biz kredi kartı ile ödedik, vizeler basılmış şekilde pasaportlarımızı geri aldık ve hemen ilerdeki pasaport kontrol sırasına girdik.. Biraz ilerleyince farkettik ki, “arrival card” yani Tayvana giriş formunu almamışız.. Ben hemen sıradan çıkıp yan taraftaki masalarda bulunan formlardan iki tane alıp getirdim.. Sırada ilerlerken bir yandan da bu minik formları doldurduk, imzaladık.. Pasaport polisine formu, ve pasaportunuzu teslim ediyorsunuz, bu esnada bir de parmak izinizi alıyorlar ve kısa süren süreç sonrası işlemler tamamlanmış oluyor..

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra aşağı indik ve bizi beklemekte olan bavullarımızı aldık.. Bavulları alıp dışarı çıkmadan hemen önce gördüğümüz döviz bürosunda para bozdurmaya karar verdik.. USD-NTD kurunun yaklaşık 34 olduğunu gördüm ve bu kurdan bir miktar NTD aldık.. Sonrasında hemen çıkıştaki döviz bürolarında da kurun aynı olduğunu görünce biraz rahatladım 🙂 Bu arada para bozduracaksanız havaalanında bozdurmanızı tavsiye ederim çünkü otellerde ve diğer yerlerde kuru daha düşükten hesaplıyorlar.. Bankalarda durum nedir bilemiyorum tabii, haftasonu gittiğimiz için bankalar kapalıydı.. Yazıda vereceğim fiyatlar NTD cinsinden olacak, RMB olarak hesaplamak için 5’e, TL olarak hesaplamak için ise 12’ye bölebilirsiniz 🙂

Bavulları alıp çıktıktan sonra sağa döndük ve otobüs duraklarına doğru ilerledik.. Bu arada ben raylı sistem kullanmayı düşünüyordum ama sorduğumuz yetkililer şehir merkezine otobüsle gitmenin daha mantıklı olduğunu söyleyerek beni ikna ettiler 🙂 Bunun üzerine 1819 numaralı otobüs için 125 NTDlik biletlerden iki adet aldık ve dışarı çıkarak otobüsün sırasına girdik.. Gelen otobüsler epey konforluydu, usb şarjından tutun da kablosuz internete (çok stabil değil ama olsun) kadar her türlü konfor vardı 🙂 Otobüsle, rotasının son durağı olan Taipei Main Station’a gidip ordan kırmızı metro hattı vasıtasıyla iki durak gitmeyi ve sonrasında otele yürümeyi planlamıştık, ki böyle de yaptık.. Ama daha sonra farkettik ki otobüsün duraklarından “Ambassador Hotel”de inip otele direk ordan yürüyebilirmişiz.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Singapur’a Bayram Seyahati (Bölüm-2)

Bir cumartesi gününün öğleden sonrasında vardığımız Singapur’daki ilk üç günümüzde yaptıklarımızı bir önceki yazıda kısaca özetlemeye çalışmıştım.. Salı günündenn başlayarak tatilimizin ikinci yarısında yaptıklarımızı ise bu yazıda bulabilirsiniz.. Amacımız son 3-4 günümüzü çok acele etmeden ama belli başlı noktaları da kaçırmadan Singapur’un görülmesi gereken yerlerini mümkün mertebe görebilmekti.. Amacımıza da ulaştık sayılır 🙂 Buyrun detaylar aşağıda..

Salı günü sabahtan ilk durağımız Chinatown oldu.. Bunun için gene metroyu kullandık.. Singapur’un, Şanghay’dan iyi olmasın, çok kullanışlı bir metro ağı var ve ülkenin hemen her yerine metro kullanarak gidebiliyorsunuz.. Bu arada metro haritası için cep telefonunuza Explore Singapore adlı uygulamayı indirmenizi tavsiye ederim.. Çin’de yaşayan bir çift olarak Chinatown çok ilgimizi çeker mi emin değildik ama gidince epey beğendiğimizi söyleyebilirim.. Hediyelik eşya satan minik tezgahlar/dükkanlarla dolu dar sokaklar ve etraftaki yapıların tarzı sanki bir film setindeymişiz izlenimi uyandırdı bizde.. Hemen yakınlarda bulunan bir Hindu Tapınağını (Siri Mariamman Temple) uzaktan izledik, sonrasında hemen ileride bulunan Singapur’un en eski camilerinden birini (Masjid Jamae) ziyaret ettik..

İkinci durağımız ise Queensway Alışveriş Merkezi oldu.. Uygun fiyatlı spor malzemesi alışverişi yapmak istiyorsanız buraya kesinlikle uğramanızı öneririm.. Bizim gidiş amacımız, benim uzun zamandır almayı planladığım ama bir türlü satılan bir yer bulamadığım spor ayakkabılarını sattığını duyduğumuz bir mağazayı bulmaktı.. Mağazayı bulduk ama maalesef kapalıydı.. Bu duruma moralim fena bozuldu.. Dedik biraz dolaşalım bari AVM içerisinde.. Bir kaç mağazaya girdik, üç beş parça bir şeyler aldık derken, çıkmadan evvel son bir kez daha bakalım dedik, bir de ne görelim, mağaza açılmış, görevli içerde oturuyor.. İstediğim modeli ve numarasını da bulduk, bir anda keyifler yerine geldi 🙂 Sonunda uzun zamandır peşinde koştuğum ayakkabılara kavuşmuştum, şimdi Şangay Maratonu düşünsün 🙂

Başlangıç olarak China Town ve Queensway yeter dedik ve bir taksiye atlayıp otele döndük.. Bu arada Singapur taksilerini de çok beğendiğimizi söylemeliyim.. Şoförler son derece kibar, hemen hepsi akıcı İngilizceye sahip, araçlar gayet temiz ve yeni, taksimetreler detaylı, ödemeler kredi kartıyla yapılabiliyor.. Daha ne olsun 🙂 Otele döndükten sonra soluğu havuz kenarından aldık ve günün yorgunluğunu attık.. Sonrasında ise akşam gezmesi hazırlıkları için odamıza geçtik.. Salı akşamını Singapur’un bir başka imza yapısı olan Singapur Flyer’a, yani ünlü dönmedolaba ayırdık.. 165 metrelik yüksekliğiyle dünyanın en büyük dönmedolaplarından biri olan Singapur Flyer içerisinde yükselirken Singapur’un güzel manzarasına da bir kez daha tanıklık ettik.. Dönmedolap sefasının ardından yemeğimizi de Singapur Flyer’ın içinde bulunduran minik yapı içerisinde hallettik ve otelimizin yolunu tuttuk..

Çarşamba günü sabahtan Kaya Tost tecrübesi yaşadık.. Evernote CEO’su Phil Libin’in Singapur seyahatlerindeki favori yiyeceği olan bu tost, Singapurluların sabahları en çok yediği ürün diyebiliriz sanırım.. Otelimizin çok yakınında bulunan Killiney Kopitiam adlı mekan da bu konuda epeyce ünlüymüş.. Tecrübeyi tam olarak yaşamak isterseniz tostun yanında yumurta (rafadan yapıyorlar) ve kahve de söylemenizi öneririm.. Nedir bu “kaya” diyecek olursanız, bir nevi hindistan cevizi reçeli diyebiliriz sanırım, tostun içerisinde çok güzel oluyor, fazla detay vermeyeyim, gidin ve deneyin 🙂 Biz o gün yiyip beğendikten sonra diğer günlerde de karşımıza çıktıkça hayır diyemedik bu güzel tosta 🙂 Karnımızı doyurduktan sonra metro istasyonuna doğru yola koyulduk..

Günün ilk durağı Bugis Street oldu.. Metro ile Bugis durağına gitmek yeterli oluyor bunun için, demiştim size buranın metrosu çok kullanışlı diye 🙂 Burası da gene alışveriş odaklı bir yer.. Hediyelik eşyalar bulabileceğiniz gibi, markasız ama kaliteli giysiler de bulabilirsiniz.. Müge buldu ve gayet de memnun oldu mesela 🙂 Bugis’in ardından Sinapur sıcağında yürüyerek Arab Street’e, yani Arap Caddesi’ne doğru ilerledik.. Burada, yani Kampong Glam adı verilen mahallede bulunan Sultan Camii’ni (Masjid Sultan – Sultan Mosque) ziyaret etmek istiyorduk ama ziyaretçilere kapalı olduğunu gördük.. Mahalle içerisinde bulunan Müslüman restoranlarının içindeki Türk restoranlarının da bulunduğunu gördük, mutlu olduk.. Yolumuza devam ettik ama bu sefer daha fazla yürümek istemedik ve metroya atladık.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Singapur’a Bayram Seyahati (Bölüm-1)

Bayram derken, Kurban Bayramı değil, yanlış anlaşılma olmasın.. Burada Çin takvimine göre çalıştığımızdan dolayı, maalesef bizim bayramlarda çalışmaya devam ediyoruz.. Ama bu sene Çin’in Milli Bayramı ile bizim Kurban Bayramı aynı zamana denk geldi ve biz de iki bayramı beraber kutlamış olduk.. Seyahate çıkarken Milli Bayram tatilinden faydalandık tabii 🙂 1 Ekim 1949 tarihinde kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nde her sene bu tarihte coşkulu kutlamalar yapılıyor, ve ayrıca bir süreden beri Ekim ayının başındaki bu ilk hafta tatil ilan ediliyor.. Hatta bir çok kişinin seyahat amaçlı kullandığı bu haftaya “Golden Week”, yani “Altın Hafta” deniyor..  Biz de işte bu Altın Hafta’dan faydalanarak minik bir tatil yapalım dedik ve rotamızı Singapur olarak belirledik..

Singapur uzun süredir görmek istediğim ama bir türlü gitme fırsatını bulamadığımız bir ülkeydi.. Ülke diyorum ama aslında orta çaplı bir şehir büyüklüğünde Singapur.. 718 km2’lik bir alana yayılmış olan ülkenin nüfusu yaklaşık 5.5milyon. Karşılaştırma yapacak olursak biricik memleketim Tekirdağ’ın alanının 1111 km2 olduğunu söyleyeyim ki, ülkenin büyüklüğü anlaşılsın 🙂 Hep duyduğumuz o değişik kurallara (ülkede sakız çiğnemenin ve satmanın yasak oluşu mesela) sahip Singapur’u dışarıdan okumak yerine bir de içeriden gözlemlemek şansı bulabildik en sonunda..

Singapur yolculuğunu China Eastern havayolları ile yaptık.. Aslında gene hep ününü duyduğumuz Singapur Havayolları’nı da denemek istedik ama gerek fiyatlarının biraz uçuk oluşu, gerek de saatlerinin çok uygun olmayışı yüzünden China Eastern’da karar kıldık.. Çoğu zaman olduğu gibi biletlerimizi cTrip sitesini kullanarak aldık.. Gidiş uçağımız cumartesi sabah 9:30 gibi kalkacaktı, dönüş uçağımız ise cuma öğleden sonra 16:30 gibi hareket edecekti Singapur’dan.. Böylece ülkede kalabileceğimiz kadar kalmaya çalışacaktık 🙂 Şangay’dan Singapur’a direk uçacaksanız 5.5 saatlik bir yolculuğa hazır olmanız gerektiğini de hatırlatayım bu arada..

Gidiş uçağında, havaalanına erken de gitmemize rağmen, acil çıkışta koltuk bulamadık maalesef.. Bu durum benim gibi uzun boylu biri için özellikle uzun uçuşlarda moral bozucu oluyor.. Şangay-Singapur yolculuğumuz biraz da bu nedenle çok konforlu olmadı.. Sakin geçen bir yolculuğun ardından öğleden sonra 15:30 gibi Singapur Changi Havaalanı’na indik.. Açıldığı günden beri yüzlerce kez “en iyi havaalanı” ödülü alan bu mekanı da en sonunda görmüş olduk.. İçerisinin temizliği, genişliği, yeşilliği Changi’nin gerçekten de diğer havaalanlarının en az bir kaç gömlek üstünde olduğunu gösterdi bize.. Yavaş yavaş, sağo sola baka baka bavullarımızı alacağımız banta doğru ilerledik, çok fazla beklemeden bavullarımızı aldık, havaalanından çıktık ve bir taksiye atlayarak kalacağımız ilk otelin yolunu tuttuk..

Kalacağımız ilk otel dedim çünkü gitmişken Singapur’un bir başka “imza yapısı”nı da tecrübe etmek istedik.. Bu mekan, Marina Bay Sands adlı oteldi.. Üç gökdelenin ve bu üç gökdelenin üzerinde oturan devasa bir gemi şeklindeki teras/havuzun oluşturduğu bu otel internette Singapur fotoğrafları diye aratınca karşınıza çıkacak olan sonuçlar arasında en ünlülerden biridir sanırım.. Çok uzun zamandan beri aklımızda olan o havuzda yüzmek ve manzarayı izlemek fikrini de gerçekleştirmek istedik ve ilk iki günümüz için bu oteli ayarladık.. Fiyatı biraz pahalı olduğundan iki gün yeterli olur diye düşündük ve Agoda’daki tüm puanlarımızı da kullanarak fiyatı indirebildiğimiz kadar indirdik ve rezervasyonumuzu yaptık 🙂 Bu arada bu “farklı” otelin nasıl yapıldığını merak edenler buraya tıklayarak inşa süreci ile ilgili hazırlanan belgeseli izleyebilirler..

Marina Bay Sands’te kaldığımız bu kısa sürede işin açıkçası otel sınırlarını pek fazla terketmedik 🙂 Zaten günün aydınlık kısmını kah havuz başında dinlenerek, kah havuz içerisinde eğlenerek ve bol bol fotoğraf çekerek geçirdik.. Bu arada yeri gelmişken Singapur tropikal ikliminin sıcak-severler için ideal olduğunu belirteyim.. Sene boyu ortalama 30 derecelik bir sıcaklıktan bahsediyorum 🙂 Biz de zaten bu sıcak hava sayesinde senenin son D vitamini banyosunu yapmış olduk 🙂 Akşamları ise yemek için gene otelin içerisinde bulunan büyük alışveriş merkezindeki sayısız seçeneklerden faydalandık, zaten yemek ve sonrasında hafif bir yürüyüş derken günün sonuna çabucak gelmiş olduk 🙂 Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Bali’ye Eğlenceli Bir Yolculuk (Bölüm-2)

Bir önceki yazıyı bitirirken bizi Hong Kong’dan Bali’ye götürecek olan uçak havalanmıştı bile.. Yaklaşık 5 saatlik yolculuk sıkıntısız geçti.. Acil çıkış koltuklarında da yer bulduğumuz için ayaklarımı rahatça uzatıp uyuyabildim.. Ha, acil çıkışta yer olmasaydı uyuyamaz mıydım, tabii ki uyurdum ama böyle olunca daha bi güzel uyudum 🙂 Akşam 9 gibi Bali Adası’na indik, hızlıca ilerleyip önce vize ücretlerimizi ödedik, sonra pasaport kontrolden geçtik ve en son olarak da bavulları alıp havaalanının dışına çıktık.. Kalacağımız otelden araba göndermelerini rica etmiştim, onlar da sağolsunlar beni kırmadılar.. Bavullarımızı araca yükledik, yola çıktık ve yarım saat içerisinde otele vardık.. Akşamın o saatinde bizden başka giriş yapan yolcu olmadığı için hızlı bir şekilde bu işlemleri hallettik ve odalarımıza geçtik..

Kısa bir dinlenmenin ardından gene kısa bir otel turu yapmaya karar verdik.. Gece karanlığında gezebildiğimiz kadar gezdik, saat daha da geç olmadan odalara çekildik.. Bali’deki ilk iki günümüzü otelde geçirdik ve gerek sahilde gerek de havuz başında epeyce dinlendik.. Yüzme dışındaki tek aktivitemiz sincapları beslememiz ve Gençer ile oynadığımız masa tenisi oldu, sonuç ise her zamanki gibi benim lehime oldu 🙂 İki gün güzelce dinlendikten sonra artık Bali’yi biraz keşfedelim dedik ve arkadaşlarımızın tavsiyesiyle telefonunu aldığımız Denon’u aradık.. Denon Bali’nin yerlilerinden, hep güleryüzlü, anlaşılır bir İngilizcesi, güzel bir arabası olan bir arkadaş.. Bizi bir günlük tura çıkarması için Çarşamba sabahı otel lobisinde buluşmak üzere kendisiyle anlaştık..

Çarşamba sabahı ilk olarak Denon ile birlikte lokal bir Bali evini ziyaret ettik.. Genişçe bir arazi üzerine inşa edilmiş bir eve götürdü bizi Denon ve bahçesine girerek etrafı dolaşmaya başladık.. Ev sakinleri bir yandan günlük rutin işlerini yapıyorlar, bir yandan da onlara meraklı gözlerle bakan bizleri izliyorlardı 🙂 Yarım saat kadar süren bu minik tur esnasında Denon bize Bali’de evlerin yerleşimi ile ilgili de bir çok detay anlattı.. Mutfak nerde olur, tapınakları nereye kurarlar, günlük tanrılarına neler sunarlar gibi soruların cevaplarını bulmuş olduk böylece.. Siz de bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız Denon ile bir Bali turu alabilirsiniz, reklamları izlediniz 🙂

Günün bir sonraki hedefi Tegenungan Şelalesi oldu.. Arabayı yukarıda bir yere parkedip, merdivenlerden aşağı inip, biraz da engebeli yollardan ilerlemeniz gerekiyor şelaleye ulaşmak için.. Gençer en heveslimiz olarak en önden fırladı tabii, zaten ayağında terlikleri üzerinde mayosuyla hazır bir vaziyette çıkmıştı yola.. Benim ise ayağımda spor ayakkabılar, üzerimde şort, na-hazır bir şekildeydim.. Dedim kardeşimi yalnız bırakmayayım, bari terlik giyip şelaleye doğru ilerleyeyim.. Ayakkabılarımı çıkarıp çantamda getirdiğim flip-flop’ları giydikten sonra kızları geride bırakıp Gençer’in peşinden yola koyuldum.. O esnada Gençer şelaleye ulaşmış, altına doğru ilerlemeye çalışıyor ama şelalenin şiddetinden ötürü bir türlü bunu başaramıyordu..

İlk amacım fazla ıslanmadan şelaleye mümkün mertebe yaklaşmak, şelalenin önünde gerek kendimin gerek Gençer’in fotoğraflarımızı çekmek ve sonrasında geri dönmek idi.. Şelaleye kara tarafından yaklaştıkça şelale psikolojik olarak beni kendine çekmeye başladı.. Terliklerimi çıkarıp en azından bileklerime kadar gireyim dedim.. Sıçrayan suları epeyce hissetmeye başlamıştım, telefonu cebime attım, biraz daha ilerleyeyim dedim.. Bu esnada gerek Gençer’in verdiği gazlar, gerek de uzaktan Müge’nin verdiği onay ile iyice terbiyesizliği ele aldım, ve kısa bir hazırlık(!) sonrasında kendimi suyun içinde buluverdim 🙂 Böyle kuvvetli akan bir şelalenin altında doğru yaklaşka gerçekten heyecan verici bir deneyimmiş, bunu bir kez daha görmüş oldum.. Bir de tabii Müge’nin çektiği ve ileride ünlü biri olursa aleyhime kullnılma ihtimali olan fotoğraflar var o günden arta kalan 🙂

Şelalede epeyce bir vakit harcadık Gençerle, sağolsun kızlar da şikayet etmeden beklediler bizi.. Bir sonraki hedefimizi kahve molası olarak belirledik ve Endonezyanın ünlü kahvesi Kopi Luwak’ı, yani Luvak Kahvesini, üretip satan bir mekana doğru ilerledik.. Bilmeyenler için kısaca anlatmak gerekirse, bu kahve çekirdekleri öncelikle misk kedisi denen, kedi olmayan ama kediye benzeyen, hayvan tarafından yeniliyor, öğütülüyor, ve dışkı vasıtasıyla çıkarılıyor.. Sonra afedersiniz bu dışkının içindeki halen şeklini koruyan çekirdekler dikkatli bir şekilde çıkarılıyor ve güzelce yıkandıktan sonra kahvenin yapım işlemi başlıyor.. Böyle anlatınca çok iç açıcı gelmemiş olabilir ama tadı gerçekten de çok güzel bir kahve, özellikle kahveseverlerin kesinlikle denemelerini tavsiye ederim, biz de güzel bir manzara eşliğinde kahvemizi yudumladıktan sonra turumuza devam ettik..

Hem öğle yemeğini yemek, hem de bu yemeği manzaralı bir yerde yemek için Denon bizi Batur Dağına götürdü.. Orada bulunan ve hala aktif olduğu söylenen volkan manzarasında yemek yiyecektik.. Aşağılarda sıcacık olan hava dağa tırmandıkça serinleşir gibi oldu.. İlk girdiğimiz restoranda ise öyle bir rüzgar esiyordu ki, yemek yemek mümkün değildi.. Herkes soğuktan şikayet edince Denon’dan alternatif bir mekan istedik, o da bizi ileride gene aynı manzaraya bakan başka bir restorana götürdü.. Çok az rüzgar alan bu restoranda yemeklerimizi güzel bir manzara eşliğinde yedik ve yolumuza dağdan aşağı inerek devam ettik.. Yol boyunca meyve, kahve vs. satan adalıları da görebiliyorsunuz bu arada..

Bir sonraki durağımız adanın ünlü pirinç tarlaları oldu.. Genelde internette gördüğümüz kat kat aşağı doğru inen bu tarlaları yakından görmenin zamanı gelmişti.. Denon’ın bizi bıraktığı yerden aşağıya indik, prinç tarlalarının başlangıç noktasına ulaştık ve buradan yavaş yavaş katları tırmanmaya başladık.. Hem bizimle birlikte aynı yönde ilerleyen diğer turistler, hem de işlerini bitirip geri dönen turistler olunca, geçiş yolları da çok geniş olmayınca zorlu bir mini tırmanış olduğunu söyleyebilirim.. Gidebildiğimiz yere kadar gittikten sonra aynı yoldan geri döndük ve indiğimiz merdivenleri tırmanarak ana yola ulaştık, Denon’ı bulduk ve gezimize devam ettik.. Denon gene aynı yol üzerinde bulunan hediyelik eşya dükkanlarının olduğu yere götürdü bizi, orda da kısa bir mola ve minik alışverişlerin ardından yola devam ettik.. Yazının devamı için tıklayın…