Şanghay’dan Japonya’ya Sakura Gezisi – Kyoto


Japonya seyahatimizin ikinci bölümü olan Kyoto kısmı, Osaka’dan Kyoto trenine binmeye çalıştığımız an ile başlıyor. O ana kadar Osaka’da yaşadıklarımız için sizi yazının ilk bölümüne alabiliriz 🙂

Temmabashi’deki tren peronuna ulaştığımız anda yanaşmakta olan trene atladık, ne kadar da şanslıydık. Bu arada trene binmeyip beklemeye devam eden bazı insanları farkettik ama o an çok da üzerinde durmadık. Perondan ayrılıp da trenin biraz tıngır mıngır gittiğini ve epeyce istasyonda durduğunu fark edince bir şeylerin ters gittiğini anladık, bizim yol boyunca sadece sekiz istasyonda durmamız gerekiyordu. Böyle giderse 45 dk’da değil en az 90 dakikada varacaktık Kyoto’ya. Hemen acil durum planı yaptık ve bu bindiğimiz yavaş trenle hızlı trenlerin kesiştiği bir istasyonda inerek biraz daha hızlı bir trene bindik. Bu da yetmedi, biraz daha hızlı trenle daha hızlılarının kesiştiği başka bir istasyonda gene indik ve sonunda istediğimiz hızdaki bir trene binmiş olduk 🙂 Sonuç olarak biraz gecikmeli de olsa Sanjo istasyonuna varmış olduk. Kıssadan hisse: Siz siz olun hangi trene bindiğinizden emin olun 🙂

İstasyondan çıkıp otelimize, yani Hotel Gran Ms Kyoto’ya doğru ilerlemeye başladık. Güneşli bir hava, masmavi bir gökyüzü altında yaklaşık 5 dakikalık yürüyüşün ardından otele ulaştık. Fiyatların çılgınlaşması ve rezervasyonda geç kalmamız nedeniyle bütçemize uygun zar zor bulabildiğimiz bu otelin bizde hayal kırıklığı yaratmamasını umuyorduk, yaratmadı da. Otelimizden hem konum hem de sunduğu imkanlar açısından epeyce memnun kaldık. Belki odalarımız minicikti, dışarıya bakan pencereleri yoktu ama olsun, pencereden dışarı bakmak için gelmemiştik ya 🙂 Otele varışımız biraz erken saatte olduğundan ve odalarımız öğleden sonra saat 3’te müsait olacağından bavullarımızı otele bıraktık ve etrafı keşfetmeye başladık.

Kyoto’yu ortadan ikiye bölen Kamo Nehri kenarında konuşlanmış Starbucks’tan atıştırmalık bir şeyler ve içeceklerimizi aldıktan sonra nehir kenarına gittik ve manzaraya karşı karnımızı doyurduk. Otele giriş yapmak için acelemiz yoktu, bu bağlamda Kyoto gezimize başlamaya karar verdik. İlk hedef, sevgili rehberimiz Serkan tarafından belirlenmişti bile: Philosopher’s Path, yani Filozofun Yolu. Otelimizin hemen önündeki caddede bulunan otobüs durağına gidip 5 no’lu otobüse binerek hedefimize ulaştık.

Şehrin kuzeydoğusunda bulunan ve minik bir dereye paralel bir biçimde ilerleyen bu yolda sağlı sollu küçük, şirin mağazalar ve cafeler bulunuyor. Biz yola ortasından girmiş bulunduk ve önce kuzey başına kadar yürüdük, daha sonra geriye dönüp güneye doğru, yolun bitimine kadar devam ettik. Tabii bu arada yol üstünde mağazalara da uğramayı ihmal etmedik. Yolun sonunda bulunan Nanzen-ji Tapınağı’na ulaştığımızda güneş yavaştan batmaya ve hava serinlemeye başlamıştı bile. Otele dönüşü bu sefer metro ile yaptık çünkü tapınağın biraz ilerisinde Tozai Line üzerinde bulunan Keage adlı istasyon bulunuyordu.

Otele döndüğümüzde giriş saati çoktan geçmiş, ve bavulların beklediği bölümde neredeyse sadece bizim bavullarımız kalmıştı. Hızlı ve sorunsuz bir şekilde odalarımıza giriş yaptık, biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. İlk akşam yemeğimizde Japonların ünlü yemeklerinden, belki Japon tarzı pizza da diyebileceğimiz, Okonomiyaki’yi denemek istedik ve turistik Gion bölgesinde bulunan Gion Tanto adlı restoranda karar kıldık. Restorandaki servisten ve Okonomiyaki’den çok memnun kaldık, kesinlikle tavsiye ederiz. Özellikle belirtmek gerekir ki, Japon restoranları da konaklama yerleri gibi minimalist tasarlandığından genelde ufak ve az sayıda masa içeriyorlar. Eğer ki çok talep gören bir yerde yemek istiyorsanız ya önceden rezervasyon yapmanız ya da şanslıysanız size verilen masada yine size verilen sürede yemeği bitirmeniz gerekiyor 🙂 Bu kısa dip nottan sonra bir bilgi daha verelim: O gün aynı zamanda Serkan ve Gülşen’in evlilik yıl dönümleriydi. Biz akşam yemeği için kendilerini baş başa bırakmayı teklif ettik ama “anca beraber kanca beraber” diyerek teklifimizi geri çevirdiler ve hep beraber çok güzel bir akşam yemeği yemiş olduk 🙂 Bu vesileyle kendilerinin yıl dönümlerini bir kez daha kutlamak isterim.

Kyoto’daki ikinci günümüzde de hava güzelliğini korudu, her geçen gün biraz daha ısınıyordu. Kiraz çiçekleri de her geçen gün yavaştan açmaya başlıyordu ama hala çoğunluğu beklemedeydi 🙂 Sabahtan kahvaltımızı gene Starbucks’ta çok zaman kaybetmeden yaptıktan sonra yönümüzü Kyoto’nun güneydoğusuna doğru çevirdik. Ilk hedefimiz 2005 yılı Hollywood yapımı “Bir Geyşa’nın Anıları” filminin de çekildiği ve torii adı verilen turuncu kapılarla ünlü Fushimi Inari tapınağı idi. Tapınağa ulaşmak için Sanjo adlı istasyondan geçen Keihan Line üzerinden tapınakla aynı isimde bulunan durakta indikten sonra kalabalığı takip etmeniz yetiyor 🙂 Tapınak içerisinde damarlara ayrılmış bir çok yol bulunuyor. Giriş kısmı haliyle en kalabalık ve ilgi çeken kısmı, yukarılara çıkıldıkça hem kalabalık azalıyor, hem de güzel ve insansız kareler yakalamak daha kolay hale geliyor. Eğer ki bizim gibi atletik bir grup iseniz giriş kısmında çok vakit kaybetmeden hızlıca yukarı giden yolu takip edin derim. Merdivenlerde kah fotoğraf çekerek, kah bölümler arası ufak dinlenme ve enerji takviyeleri ile yaklaşık 45 dk içerisinde en üst noktasına vardık. Sonrasında ise geldiğimiz yolun tam tersi istimaketten daha hızlı bir şekilde ana giriş kapısına ulaştık. Bu arada torii ismi verilen kavuniçi renkli kapılarda birtakım Japonca ifadeler bulunuyor, biz her ne kadar bunların öğretinin birtakım ilkerleri olduğunu düşünsek de sonradan öğrendik ki kapıları tapınağa bağışlayan firmaların isimleri yazılı imiş 🙂

Tapınakla istasyon arasındaki kafelerden birinde (Vermillion) kısa bir kahve – tatlı molası verdikten sonra bir sonraki durağımız olan Sanjusangendo Budist tapınağına doğru yola çıktık. İndiğimiz Inari istasyonundan bu sefer geldiğimiz yönün tersine kısa bir yolculukla tapınağa en yakın Shichijo istasyonunda inerek erişim sağladık. Tek katlı devasa bir tapınak olarak inşa edilen yapının içerisinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan Budizm için önemli bir sürü Tanrı ve savaşçının heykellerinin görüntülerini ancak kendi belleklerimize alarak yolumuza devam ettik. Bir sonraki tapınağa ulaşım için metro bulunmadığı ve otobüsler konusunda da bilgimiz olmadığı için en sağlıklı yol olan yine yürümeyi tercih ettik.

Bir tepe üzerinde bulunan Kiyomizu-dera Tapınağına geldiğimizde ise artık yorgunluk belirtileri baş göstermişti. Ben, sevgili eşim Müge ile tapınağa göz ucuyla bakıp dinlenirken, sıkı dostum Serkan ve sevgili eşi Gülşen hızlıca bir fotoğraf ve keşif turunun ardından yanımıza döndüler. Tapınağın yukarı bölümünün onarım nedeniyle kapalı olduğunu da belirtelim. Tekrar buluştuktan sonra tapınaktan tepenin eteklerine kadar devam eden çarşı içerisinde hem hediyelik eşyalara göz kestirip hem de bir yandan ne yiyebiliriz diye yol almaya başladık. En sonunda çarşı bitiminde butik bir kafe restoranda şüpheli yaklaşmış olsak da bayağı kaliteli bir şekilde karnımızı doyurmayı başardık. Dinlenmiş vücutlarımızı tekrardan harekete geçirip eski geleneksel Japon mimarisini barındıran ve epey turistik bir bölge olan Sannen-Zaka ve Ninnen-Zaka’dan geçerek en yakın metro istasyonuna vardık. Oradan da akşam için hazırlanmak üzere otele döndük.

Akşam için en büyük hedefimiz, dünyaca ünlü Kobe etini tecrübe etmekti. Dananın yetiştirilme ve beslenme şekli nedeniyle etin kalite ve damak zevkinin farklı bir kulvarda olması bu etin dünyanın en pahalı etlerinden biri kabul edilmesini sağlamış. Bu deneyim için Gion bölgesinde hedeflediğimiz ilk restoran olan ITOH Dining’teki kapı görevlisi ya tipimizi beğenmedi, ya da sonrasında bize bulaşıkları yıkatmakla uğraşmamak adına ne bugün ne yarın yer yok gibi kaba bir yaklaşımla bizi savurdu. İlk hayal kırıklığını atlattıktan sonra yine nehir kenarında bulunan Mikaku adlı restorana geldik. Her ne kadar oradaki görevli kadın arkadaşımız da önce bir menüye bakın sonra sizi masaya alayım dese de sonrasındaki sıcaklığı ile ilk olumsuz önyargıyı unuttuk. 4 kişi olduğumuz ve 4 farklı Kobe menüsü olduğu için hepsini deneyebilmek adına her menüden birer tane sipariş ettik. Et normal olmayınca sunumu ve hazırlanışı da o derece farklı oluyor. Önümüzde duran ızgarada maksimum 20-30 saniye bekletilen ve farklı kesimlere sahip etler birer birer tabağımıza menüde bulunan yardımcı mezelerle ve şarapla servis edilirken nirvanaya ulaşmış olduk 🙂 Bu eşsiz deneyimi tabi ki Starbucks’ta içilen son gece kahvesiyle taçlandırıp odalarımıza geri döndük. Saat geç olmuştu ama henüz gün bitmemişti.

Odada telefona bakarken Instagram’dan gelen bir bilgi mesajını fark ettim. Başka Türlü Bir Şey hesabının canlı video yayını yapmaya başladığını söylüyordu Instagram (Bilmeyenler için kısa bir not, Başka Türlü Bir Şey sevgili arkadaşlarımız Özcan ve İsmail’in seneler önce çıktıkları dünya turuna verdikleri isim. Kendileri seyahat tutkusunda vazgeçmediler ve artık kendileri gibi seyahat severleri egzotik bölgelerde gezdiriyorlar). İsmail’in de grubuyla beraber bizimle aynı zamanlarda Kyoto’da olacağını biliyorduk ama buluşup buluşamayacağımızdan emin değildik. Instagram’ı açınca İsmail’i Kyoto sokaklarında canlı yayın yaparken buldum ve hemen kalp yollayıp yorum yazdım 🙂 Canlı yayın sonrası mesajlaşmaya devam ettik ve İsmail sağolsun, tüm yorgunluğuna ve uykusuzluğuna rağmen, iki çift lafın belini kırabilmek adına taksiye atlayıp bizim otelimize kadar geldi. Lobide buluştuk, kucaklaştık ve hemen orada oturup koyu bir muhabbete daldık. Her ne kadar laf lafı açsa da, hem bizim hem de İsmail’in sabah erken kalkması gerekiyordu ve bir süre sonra artık İsmail’i yolcu etme vakti gelmişti. Taksiye binene kadar eşlik ettik kendisine ve sonrasında, bu sefer uyumak üzere, yeniden odalarımıza geri döndük.

Kyoto’daki son tam günümüzde Starbucks’tan farklı bir kahvaltı deneyimi yaşamak için daha önce Sanjo yolu üzerinde dikkatimizi çeken, ancak kalabalıktan ötürü deneyemediğimiz Sanjo-Kawaramachi isimli kafe restorana biraz erken saatte giderek öğünümüzü halletmek istedik. İstedik diyorum çünkü vitrinlerin albenisine kapılmış olsak da çok da beklentimizi karşılayamadı. Klasik omlet tabağı ile bir nebze midemizi doyurduktan sonra günün rotası için 59 nolu otobüsün kalktığı durağa doğru ilerledik.

Yaklaşık 30-35 dk lık bir yolculuktan sonra Golden Pavillion adının verilmesini sağlayan altın sarısı çatısı ve bahçesi, göleti ile bizi büyüleyen Kinkaku-ji Temple’a vardık. Daha içeri girmeden bir de baktık ki İsmail banklarda kendi ekibini tapınak gezisine göndermiş, keyifli keyifli wasabi çerezlerini yiyor 🙂 Kapıda kısa bir sohbetin ardından bize müsaade deyip İsmail’den ayrılarak bilet kuyruğuna yöneldik. İçeride kah fotoğraf çekerek kah kalabalık içerisinde birbirimizi kaybetmeden yol almaya çalışarak çıkışa doğru gezinerek tapınak ziyaretini tamamladık. Sonrasında ise 5 günlük turun son tapınağı olan ve gezi ekibi tarafından en dingin tapınak seçilen, ayrıca Dünya Miras Listesi’nde de bulunan Ninna-ji Temple’a doğru yaklaşık 2 km yürüdük.

İçerisinde 5 katlı bir Pagoda da barındıran ve içine girdikten sonra manen bir huzur veren tapınağı oda oda bölüm bölüm gezerek gezimizi biraz hüzün biraz yorgunlukla tamamlamış olduk. Ninna-ji Temple da 59 numaralı hat yolu üzerinde bulunduğu için dönüş yolunda yine otobüsü tercih ederek otele döndük. Yemek konusunda Mola ve Sirkeci çiftleri olarak farklı tercihlere yöneldiğimiz için otelin civarında ilk wifi noktasında birbirimizle tekrar haberleşmek üzere farklı yönlere dağıldık. Biz, hemen yakında bulunan Burger King seçeneğini değerlendirirken, Sirkeci çifti lokal yemek pazarı olarak adlandırabileceğimiz ve aklınıza gelecek bir sürü yemek çeşidinin olduğu Nishiki Market’e doğru yol aldılar. Yemekler yendikten bir süre sonra tekrar buluşarak yine otele çok yakın bulunan sokaklarda hızlıca bir alışveriş ve hediye turu gerçekleştirdik.

Kyoto’daki son akşamımızda, bizim Burger King’te doldurduğumuz midelerimiz henüz tam erimemişken, Gülşen ve Serkan’ın karnını doyurmak adına bir o yana bir bu yana Gion bölgesinin altını üstüne getirirken, Foursquare uygulamasında bulduğumuz 1-2 seçeneği de bir türlü bulamadığımız ve artık ne olursa olsun yiyelim noktasına geldikleri için önümüze çıkan ilk restoranın menüsüne hızlıca göz atıp içeri girdik. Şansa bakın ki bizden ayrıldıktan sonra 2 gün daha gezilerini sürdürecekleri Seul öncesinde önümüze çıkan Kore restoranı onlar için ısınma turu gibi oldu 🙂 İçeride meşhur Kore barbeküsünü deneyimledikten sonra son akşam gezintimizi yine Gion bölgesindeki nehir çevresinde son Sakura ümitleriyle sürdürdük. Gecenin finalini ise bu geziye çok uygun “tatlı bir şekilde” bitirmek adına Kawa Cafe adlı mekanda çikolatalı kreplerle yaptık.

Dönüş uçaklarımız arasında yaklaşık 2 saatlik bir fark vardı; Kyoto’da hava günde güne iyileştiği için son bir Sakura turu atabilmeleri adına Serkan’lardan kahvaltı sonrası ayrılma kararı almıştık. Akşamdan bir kısmını hallettiğimiz ancak çoğunlukla sabah topladığımız çantaları son kontroller için odalarda bırakıp yine favori kahvaltı mekanımız Starbucks’a gittik. Buradaki sıkı kahvaltı sonrası odaları boşaltmak adına otele geri döndük. Biz direk olarak havaalanına geçeceğimiz için çantaları aldık, ne var ki Serkan’lar 2 saat daha Kyoto’da olacakları için çantalarını emanete bıraktılar. Bu güzel gezinin sonunda sonraki geziler için temennilerde bulunup Haziran ayında Türkiye’de görüşmek üzere birbirimize sarılıp vedalaştıktan sonra otel önünde bekleyen taksilerden birine atlayıp Kyoto İstasyonu’na doğru yol aldık. Hedefimiz doğrudan Kansai Uluslararası Havaalanı olduğu için, en ekonomik ve hızlı yolun Kyoto İstasyonundan kalkan ve sadece 3 durağa uğrayarak havaalanına giden Haruka isimli Havaalanı Express treni ile olduğunu belirlemiştik. Biz önden bu yolu tecrübe ederken bir yandan da Serkan’lar ile mesajlaşarak onlara öncülük ediyor; onlar da Gion bölgesinde iyiden iyiye patlayan Sakuraları bizimle paylaşıyorlardı. Sırası ile önce biz havaalanına varıp pasaport kontrolden geçtikten sonra uçağın kalkışını beklerken, Serkan’lar da bizim arkamızdan benzer rotadan 2 saat gecikmeli olarak geldiler. Biz uzun zamandır hayalini kurduğumuz Hokkaido bisküvilerine duty-free’de kavuşup uçağımıza doğru yol alırken, Sirkeci ailesi daha yeni havaalanına varmaktaydılar. Her güzel şeyde olduğu gibi, bu tatil de göz açıp kapayana kadar geçmişti.

Sonuç olarak değerlendirmek gerekirse, tadı damağımızda kalan bir tatil oldu diyebilirim. Gerek sıkı dostum Serkan ve sevgili eşi Gülşen’in kusursuz yol arkadaşlıkları, gerek Japonyanın ülke olarak bize sunduğu güzellikler ve tabii ki insanlarının İstanbul ve Şanghay’da çok sık görmeye alışmadığımız kibarlıkları ve yardımseverlikleri, bu tatilin Tokyo versiyonunun da kesinlikle yapılması gerektiğini gösterdi bize. Bir sonraki buluşmamız bakalım dünyanın hangi köşesinde olacak..