Şanghay’dan Avustralya’ya Uzun Bir Seyahat (Cairns)


1 Ekim Perşembe sabahı Sydney Havaalanına vardığımızda Jetstar Havayollarının önünde epey uzun bir kuyruk olduğunu gördük ve hemen sıraya girdik. İşin güzel tarafı kuyruk hızlı bir şekilde ilerliyordu. Jetstar personeli yolcuların checkin işlemlerini gayet seri bir şekilde yapıyor ve sıra hızla bize geliyordu. Bizim işlemlerimiz de hemen bitti, bavullarımızı verip biletlerimizi aldık. Hemen arka tarafta bulunan cafede hızlıca kahvaltımızı yaptıktan sonra güvenlik kontrol noktasından geçip uçağımızı beklemeye başladık.

Saat 12:05 itibariyle havalanan uçağımız bizi öğleden sonra saat 3 gibi Cairns Havaalanına indirdi. Uçaktan iniş, bagaj alım bölümüne gidiş, bavulların gelmeye başlaması… Hemen herşey gayet hızlı bir şekilde ilerliyordu burada da.. Ta ki bizim bavullardan birinin uçaktan çıkmadığını farkedene kadar 🙂 İki büyük bavulumuzdan biri gelmiş, diğeri ise ortalıkta yoktu. Tüm bavulların çıkmasını bekleyip durumdan emin olduktan sonra hemen yakındaki Jetstar masasına başvurduk.

Masada ilgili kimse olmadığı için ordaki telefondan içeriyi aradık ve en kısa zamanda bir görevlinin geleceğini söylediler. Gelen görevliye durumu anlattık, kendisi önce bavul ile ilgili bilgileri ve bizim iletişim bilgilerimizi aldı. Normalde, bavulun Sydney’de hemen bulunması durumunda ilk uçakla gönderileceğini, ve otelimize kadar getireceklerini söyledi. Bize günün keyfini çıkarmamızı, endişe etmememizi söyledi.. Tabii benim bütün kıyafetlerim o bavul içinde olduğu için endişe etmemem biraz zordu 🙂

Tek bavulumuz ile birlikte havaalanından çıktık ve bir taksiye atlayarak otelimizin yolunu tuttuk. Cairns sahiline yakın Ibis Styles adlı oteli tercih etmiştik, yaklaşık 22AUD tutan kısa bir taksi yolculuğu sonrası otele vardık. Oteldeki checkin işlemlerinin hemen ardından kalacağımız iki gün boyunca yapmayı planladığımız turlar için resepsiyondan yardım istedik. Biraz stresliydik çünkü Sydney’deyken Great Barrier Reef turu için mail attığım 4-5 tur şirketinin hiçbirinde yer bulamamıştık.

Lafı gelmişken Great Barrier Reef ile ilgili de kısa bir bilgi vermeye çalışayım. Türkçeye “Büyük Bariyer Resifi” şeklinde çevirebileceğimiz bu yapı aslında Avustralya’nın doğu kıyılarında yer alan devasa mercan kayalıklarına verilen isim.. 2300 km boyunca uzanan bu mercanlar dünyanın yaşayan en büyük organizması olarak nitelendiriliyor ve uzaydan bile göründüğü söyleniyor. Bizim de tabii Cairns’e gelme nedenlerimizden en önemlisiydi 🙂

Resepsiyondaki görevli bir kaç yeri aradıktan sonra bize Cumartesi günü için müsait olan bir tur buldu. Quicksilver adlı tur şirketinden Port Douglas limanından kalkacak turu için iki kişilik yeri ayırttık, ödememizi yaptık ve içimizi rahatlattık. Buraya kadar gelip de bu tura çıkamamak epey moral bozucu olabilirdi 🙂 Gerçi akşam ilerleyen saatlerde Cairns sahiline indiğimizde bir çok tur şirketinin ofisi olduğunu görecektik. Genelde 100AUD ile 200AUD arasında değişen fiyatlarla günlük tekne turunuzu almanız mümkün. Ama son güne kalmamanızı öneririm tabii, ne olur ne olmaz 🙂

Cumartesiyi hallettikten sonra Cuma günü için de bir tur alıp, tur olaylarını halletmek ve kalan zamanda Carins’de rahat rahat dolaşmak istedik. Bu bağlamda lobide bulunan broşürlerden seçtiğimiz Kuranda Tren Yolculuğu (Kuranda Scenic Railway) turunda karar kıldık. İçerisinde tren yolculuğu, teleferik, yağmur ormanları turu, hayvanat bahçesi ziyareti gibi aktiviteler olan bu tur için de resepsiyon vasıtasıyla Cuma gününe, yani hemen bir sonraki güne yerimizi ayırttık. Artık içimiz rahattı, benim kaybolan bavulum dışında 🙂 Odamıza çıktık, Müge üzerine yeni kıyafetler giydi (Cairns Sydney’e göre daha sıcaktı) ben ise maalesef aynı kıyafetlerleydim, bu şekilde sahile doğru yürüdük..

Cairns küçük bir tatil kasabası şeklinde tanımlanabilir sanırım. Uzun bir sahil şeridine sahip. Burada denize girilmiyor ama büyük bir havuz var hemen sahildeki park içerisinde, isteyen onu kullanabiliyor. Denize paralel caddelerde yemek yiyip alışveriş yapabileceğiniz bir sürü mekan mevcut. Üç gece kaldığımız şehirde her akşam farklı bir mekanı denedik, sonuç olarak favorimiz ve tavsiye edebileceğimiz yer The Woolshed adlı mekan oldu. Bu arada sporseverler için sahilde güzel bir koşu parkuru olduğunu belirteyim. Ayrıca akşamları Fogarty Park içerisindeki sahneden müzik ve dansçılar eşliğinde bir spor aktivitesi düzenleniyor.

Perşembe akşamını sahilde yürüyüş, yemek ve benim için alışveriş yaparak geçirdik. Bavuldan haber çıkmadığı için Cuma günü giyecek kıyafete ihtiyacım vardı. Bu bağlamda üzerime yazlık bir şeyler aldık. Planımıza göre bunların faturasını Jetstar’a gönderecektik. Ne var ki gece saat 10 gibi bavulumuz otele ulaşınca faturalar da bize kaldı, üzerine soğuk birer su içtik 🙂 Jetstar sözünde durmuş, bavulu bulup bir sonraki uçağa yüklemiş ve otelimize kadar ulaştırmıştı. Avustralya’da herşey sorunsuz veya minimum sorunlu ilerliyordu, bu da bizim bu ülkeye olan sevgimizi her geçen gün artırıyordu 🙂

Cuma sabahı saat 07:25 tur otobüsü bizi otelin önünden aldı ve kısa bir yolculuk sonrasında Freshwater Tren İstasyonu’na bıraktı. Buradan 09:30’da kalkan tarihi Kuranda Treni ile yolculuğumuz başladı. Yaklaşık 100 yaşında olan bu tren bizi 1.5 saat boyunca tıngır mıngır ilerleyerek Kuranda Tren istasyonuna getirdi. Yol boyunca deniz seviyesinden 328 metre yukarıya tırmandık, yağmur ormanları içinden geçtik; yani bol bol fotoğraflık yerler vardı, tren bazı özel manzaralı hızını iyice yavaşlattı, bizler de boş durmadık, hemen fotoğraf makinelerine saldırdık 🙂

Trenden indikten sonra bir sonraki aktiviteye kadar bir kaç saat vaktimiz vardı. Öğlen 13:15te tur otobüsü bizi alacaktı. Bu zamanı öncelikle kasaba merkezine yürüyerek geçirdik. Sonrasında merkezde verdiğimiz küçük bir ihtiyaç molasının ardından seçeneklerimizi değerlendirdik 🙂 Kelebek (Butterfly Sunctuary), kuş (Birdworld Kuranda) ve koala/kanguru temalı (Kuranda Koala Gardens) üç farklı park vardı, bizim seçimimiz koala/kanguru teması oldu. Girişte biletin yanı sıra bir de Koala ile sarılıp fotoğraf çektirmek için ekstra ödeme yaptık ve içeriye girdik.

Kuranda Koala Gardens adlı bu mekanda koala ve kanguru haricinde timsah, kertenkele ve benzeri sürüngenler, yılan ve Türkçesini bilmediğim Glider ve Wombat gibi hayvanları da görmek mümkün 🙂 Tabii ki en çok ilgi çeken aktivite koalaya sarılmak ve kanguruları elinizle beslemek, bizim de en çok hoşumuza giden bunlar oldu. Öncelikle koala ile sarıldık ve fotoğrafımızı çektirdik, biz çok zevk aldık ama fotoğraflara bakınca koalanın bakışı biraz asabi görünüyordu, belli ki uykusu gelmişti 🙂 Sonrasında ilerledik, kanguruların olduğu bahçede onları besledik ve biraz daha turlayıp mekandan çıktık..

Öğle yemeği için kasaba merkezinde bulunan mekanlardan birini tercih etmemiz gerekiyordu. Mekanlar arasında kısa bir tur attıktan sonra burgerleri güzel görünen bir mekanda karar kıldık, sıraya girdik, yemeğimizi söyledik ve bir masa bulup beklemeye başladık. Bu esnada sokakta aborijin çocuklar geleneksel danslarını yapıyorlardı. Yemeğimiz geldi, karnımızı doyurduk ve biraz daha gezdikten sonra tur otobüsüne bineceğimiz noktaya doğru ilerledik.

Tam zamanında gelip hareket eden tur otobüsü bizi turun ikinci durağı olan Rainforestation Doğa Parkına (RainforeStation Nature Park) götürdü. Burada önce bilgili ve eğlenceli bir rehber eşliğinde hayvanat bahçesi turu yaptık. Burada en çok ilgimizi çeken hayvanlar ünlü Tazmanya canavarı ile devasa bir timsah oldu. Ha tabii bir de sırtında yavrusuyla dolaşan koalayı da unutmamak lazım 🙂 Tazmanya canavarının uykusundan uyandıktan sonra ‘sınırlarını işaretlemek’ amaçlı olarak kafesinin içerisinde bıkmadan, yorulmadan defalarca dönüşü de epeyce ilginç ve komik geldi bize..

Hayvanat bahçesi turunun ardından sırada Army Duck ile yapacağımız yağmur ormanı turu vardı. Army Duck, eskiden orduda kullanılan hem karada hem suda gidebilen araçlara verilen isim, Türkçeye direk çevirirsek ordu ördeği anlamı çıkıyor ama eminim başka bir adı vardır bu araçların dilimizde 🙂 Tur grubumuz sırada bekleyen araçlardan birine atladı ve yaşlı, bilgili, esprili rehberimizin şoförlüğündeki turumuz başladı. Tur boyunca gördüğümüz değişik ağaçlar hakkında bilgilendik, bir ara aracımız gölün içine girerek deniz aracı haline dönüştü sonrasında karadan turumuzu tamamladık.

Army Duck turu sonrası gene tur otobüsüne bindik ve dönüş için bineceğimiz teleferik durağına geldik. Tren ile çıktığımız yolu teleferik ile inecektik. İçeriye girdik ve sıramızı beklemeye başladık. Sıra bize gelince yetkililerin yönlendirdiği teleferiğe bindik ve yolculuğumuz başladı. Yaklaşık 45 dakika süren yol boyunca iki durak (Barron FallsRed Peak) mevcut, eğer yeterli süreniz varsa o duraklarda inip biraz etrafı gezdikten sonra gene teleferikle yola devam edebilirsiniz. Biz duraklarda inmedik ve son durağa kadar devam ettik. İndiğimiz yerden 16:45 itibariyle bizi alan tur otobüsü herkesi sırayla otellerine bıraktı ve günlük turumuzun sonuna gelmiş olduk. Otelde biraz dinlenip sahile indik, akşam yemeğini halledip çok geçe kalmadan günü tamamladık.

Cumartesi günü asıl istediğimiz aktivite olan Great Barrier Reef turu için saat 8:00 itibariyle otel lobisinde hazırdık. Bir önceki günün aksine bulutlu bir hava vardı ve bu durum bizi biraz üzdü. Aldığımız tur Cairns’den değil Port Douglas’tan hareket edeceği için tur otobüsü bizi yaklaşık 60 km ötedeki bu limana götürdü. Yol boyunca bir ara şiddetle yağan yağmur bizi iyice endişelendirdi. Neyseki Port Douglas’a vardığımızda hava daha iyiydi, yola çıktıktan sonr iyice güneş açtı. Hava güzeldi ama rüzgarlıydı..

Havanın rüzgarlı oluşu kuvvetli dalgalara yol açınca feribot yolculuğumuz da biraz heyecanlı oldu. Zaten yolculuk başlamadan önce yetkililer deniz tutmasına karşı hassas kişilerin ilaç almalarını önermişti. Gerçekten de dedikleri kadar oldu, bir ara görevliler koltuklar arasında kusmak üzere olan insanları kusmadan yakalayıp torba yetiştirmeye çalışıyorlardı, bu konuda epeyce başarılı olduklarını söylemeliyim 🙂 İnişli çıkışlı bir yolculuk sonrası Quicksilver’ın özel platformuna ulaştık.

Platforma indikten sonra bir masa bulduk ve öncelikle karnımızı doyurduk. Açık büfe olarak ikram edilen yemekler çeşitli ve doyurucuydu. Sonrasında platformda dolaşıp fotoğraf çektik. Denizin dalgalı ve soğuk oluşu Mügeyi şnorkel fikrinden vazgeçirdi ama ben kararlıydım 🙂 Kendimi soğuktan korumak amaçlı olarak bir dalgıç kıyafeti istedim, ki hemen herkes bu şekilde vücutlarını koruyarak giriyordu denize. Kıyafetim, şnorkelim ve paletlerimle bir balık adam şeklinde denize daldım ve bir süre balıkları gözlemledim.

Dalgalı deniz nedeniyle platformdan çok fazla uzaklaşmadım ve bir süre sonra platforma geri döndüm. Kıyafetlerimi değiştirdikten sonra platformun üst kısmında güneş altında biraz daha oturduk. İsteyenler ekstra ücret ödeyerek helikopter turu veya dalgıçlık eğitimi de alabiliyorlardı ama biz bu kısımları es geçtik. Feribotun kalkış saatinin gelmesiyle yerlerimizi aldık ve gene sarsıntılı bir yolculuk sonrası Port Douglas’a, sonra da turu otobüsüyle otelimize vardık. Akşam önce sahilde koştuk, sonra yemek yedik ve gene çok geçe kalmadan odaya döndük çünkü sabah çok erken kalkacaktık.

Uçağımız sabah saat 7:20’de kalkacaktı. Bu nedenle gece telefonlarımızın saatlerini sabah 5’e kurarak yattık. Ne var ki benim telefonum saat 4’te çalmaya başladı. Daha doğrusu telefonun saati 5 olmuştu, ama Müge’nin telefonu saati 4 olarak gösteriyordu. Odadaki dijital saat de 4ü gösteriyordu, kafamız karışmıştı. Biraz araştırma yaptım ve Avustralya’nın tam o gece saatleri bir saat ileri aldığını gördüm ve hemen resepsiyonu aradım. Resepsiyondaki kadının da biraz kafasını karıştırdım ama kendisi bana emin bir şekilde saatin 4 olduğunu söyleyince rahatladım 🙂 Meğer Avustralya’nın bir kısmı saatleri ileri/geri almıyormuş, biz de o kısımdaymışız. Benim akıllı telefonum ise maalesef o kadar akıllı değilmiş 🙂

Biz bu işlerle uğraşırken vakit de ilerledi ve daha fazla uyuma fırsatı bulamadan son hazırlıklarımızı yaptık, bavulları hazırladık, otelden çıkışımızı yaptık ve havaalanına doğru yola çıktık. Taksiyi kullanan 60lı yaşlarında şirin teyzeden özellikle Melbourne ile faydalı bilgiler almayı da ihmal etmedik 🙂 Havaalanına doğru zamanda varmış, kalkış saatini beklemeye başlamıştık. Bir sonraki durağımız ülkenin ortasında yer alan Uluru (veya diğer adıyla Ayers Rock) olacaktı, denizden çöle gidiyorduk 🙂