Şanghay’dan Avustralya’ya Uzun Bir Seyahat (Melbourne)


Uluru’dan 11:45’te kalkan uçağımız öğleden sonra saat 4 gibi Melbourn’e vardı. Melbourne yakınlarında çıkan büyük orman yangınını uçaktan gözlemleme şansı yakaladık, hatta büyük dumanın içinden geçmek durumunda kaldı uçağımız. Sonrasında bir de hafif şiddetli türbülansa girince adrenalin yüklü bir şekilde Melbourne’e iniverdik 🙂 Melbourne Havaalanından (Tullamarine Airport) kalacağımız otele gitmek için SkyBus servisini kullanmaya karar verdik..

SkyBus’ın 10 dakikada bir kalkan, içinde wifi bile olan konforlu otobüsleriyle kişibaşı 18AUD karşılığında havaalanından şehir merkezine (Southern Cross İstasyonu) yaklaşık yarım saat içerisinde ulaşabiliyorsunuz. Ulaştığınız noktadan otelinize gitmek için de gene Skybus’ın ücretsiz servis hizmetinden faydalanabilirsiniz. Biz bu şekilde yaptık ve bir saat içerisinde otelimize vardık..

Sydney’de sahile yakın bir evde kalmayı planladıktan sonra, Melbourne için ise merkezde bir otelde kalmayı kararlaştırmıştık.. Bu bağlamda seçimimizi Travelodge Southbank olarak yaptık.. Southbank denen yer kentin en merkezi bölgesi, eğer merkezi bir lokasyon istiyorsanız bu bölgedeki otelleri araştırın derim.. Travelodge güzel bir otel aslında ama tavsiye etmiyorum, çünkü ücretsiz wifi vermiyorlar.. Daha doğrusu azcık veriyorlar 🙂 Günlük 100MB limitini aştığınızda bağlantınız kesiliyor ve gene günlük 10AUD istiyorlar sizden wifi kullanımı için.. Sene olmuş 2015, adamlar 100MB limit kouyorlar.. Neyse, gerekli mercilere yorumlarımı yaptım zaten konaklama sonrası 🙂

Melbourne’e vardığımız günün öğlen saatlerinde 30-35 civarında seyreden hava sıcaklığı biz otele varıp hazırlanıp dışarı çıkıncaya kadar 15-20’lere düşüverdi.. Tam olarak bir mevsim kırılma anında vardık kente; bu nedenle de otelden çıkıp rüzgarı yiyince hemen geri dönüp montlarımızı aldık 🙂 Yarra Nehri‘nin hemen kıyısında olan otelin lokasyonu gerçekten de çok iyiydi, çıkar çıkmaz nehir kenarında yürüyüşümüzü yapmaya başladık.. Bizim gibi turistik yürüyenlerin dışında nehir kenarında tempolu yürüyenlere, koşanlara, bisiklete binenlere rastlamak mümkün..

Yarra Nehri’nin karşısına geçtiğinizde önce Flinders Street tren istasyonunun altından geçip sonrasında Flinders Caddesine ulaşıyorsunuz. Nehre paralel giden bu caddeyi dik kesen caddeler üzerinde irili ufaklı bir çok mağaza mevcut.. Restoranlar, cafeler, acenteler, hediyelik eşyacılar, UGG botçular, hepsi var 🙂 Biz de ilk akşamımızda buraları üstün körü dolaştık ve akşam yemeği için Türk damak tadına uygun bir seçim yaptık, Maha Restoran‘a gittik.. Mekan araştırma ve bulma konusunda Optus kartımızın sağladığı Internet paketi halen işimizi görmekteydi 🙂 Bir sonraki gün erken başlayacak ve uzun sürecekti, bu nedenle çok geçe kalmadan otele döndük..

Melbourne’ün olmazsa olmazlarından olan Great Ocean Road, nam-ı diğer, Büyük Okyanus Yolu turu için sabah erkenden kalktık.. Bir çok farklı şirket tarafından düzenlenen bu tur için bizim tercihimiz küçük grup turları yapan Melbourne Coastal Tours şirketi oldu.. 11 kişilik minibüslerle yapılan bu turu sizlere de kesinlikle tavsiye ederiz, gerek gezilen görülen yerler, gerek rehber/şoförümüzün pozitif ve esprili yapısı, erken saatlerde başlayıp gün batana kadar süren bu turu bizim için çok özel kıldı.. 12 Apostles’da yapılan helikopter turlarından da bu tura özel indirimli fiyatla yararlanabiliyorsunuz, hayatımızda ilk kez helikoptere de binmiş olduk 🙂

Büyük Okyanus Yolu, aslında Melbourne’ün dışında, Torquay ve Allansford şehirleri arasında, Avustralya’nın güneydoğu kıyılarını kapsayan 243 km’lik yola verilen isim.. Yol boyunca muhteşem okyanus manzaraları, parklar, şirin kasabalar görmek mümkün.. Bizim turumuz çoğunluk turların aksine, önce otobandan Büyük Okyanus Yolu rotasının sonuna kadar gidip, terse, yani Melbourne istikametine doğru ilerledi.. Böylece diğer turların kalabalığından da kurtarmış olduk kendimizi.. Mavi ve yeşilin tüm renklerini gördüğümüz müthiş manzaralar dışında bir de Kennett River molası verdik ki, buradaki papağanların cana yakınlığı pek bir acayipti 🙂 Velhasıl bu tur Melbourne günlerimizin en güzel hatırası oldu diyebilirim..

Tur sonrası otele eşyalarımızı bırakıp Yarra Nehri kıyısındaki mekanlar arasından yemek yiyecek bir restoran aradık.. Tercihimiz Şangayda bir türlü gitme fırsatı bulamadığımız TGI Fridays oldu.. Orada yediğimiz doyurucu akşam yemeğinin ardından hemen yakındaki alışveriş merkezine gittik.. Ünlü Crown Casinoyu da içinde barındıran bu mekanda bizim amacımız bir sinema tecrübesi yaşamaktı, bu bağlamda 3-boyutlu olarak Matt Damon’un The Martian isimli filmini izledik.. Güzel bir filmdi, beğendik 🙂 Sonrasında saatler gece yarısını epeyce geçtiğinden otele döndük ve dinlenmeye çekildik..

Perşembe gününü Yarra Nehri’nin kuzeyini, yani o cıvıl cıvıl caddeleri keşfetmeye ayırdık.. Uzun bir yürüyüşe hazırlamıştık kendimizi.. Aslında yürümek zorunda değilsiniz çünkü güzel bir tramvay hattı mevcut.. Ve daha da güzeli bu hat bölgenin merkezi kısımında ücretsiz olarak hizmet veriyor.. Buraya tıklayarak görebileceğiniz haritadaki yeşil alan içerisinde bulunan duraklar arasında para ödemeden seyahat etmeniz mümkün.. Böylece bir çok turistik mekana kolayca ulaşabilirsiniz.. Biz de böyle yapmayı planlamıştık ama caddeleri arşınlamak hoşumuza gidince güne yürüyerek başlayıp yürüyerek bitirmiş olduk..

Güne Hudsons Coffee’de yaptığımız kahvaltıyla başladık.. Burada enerjimizi aldıktan sonra başladık yürümeye, bir de baktık yine baştayız [Mavi Sakal’a selam 🙂 ] İlk hedefimiz Melbourne Müzesiydi.. Yavaş yavaş, çok acele etmeden, etraftaki mağazalara da girip çıkarak hedefimize ulaştık.. Müzeye gelmeden evvel Carlton Gardens isimli güzel bir parkın içinden geçtik ve kent merkezindeki parkların ne kadar güzel ve canlı olduğunu bir kez daha gördük.. Parkın içerisinden devam edince önce Kraliyet Sergi Sarayı, daha sonra da Melbourne Müzesi karşınıza çıkıveriyor..

Müzeye girip biletlerimizi aldık.. Herhangi bir yerde bilet kontrol etmiyorlar bu arada, böyle de bir uygulama var yani 🙂 Müze içerisinde farklı atraksiyonlar mevcut.. Her yaşa hitap eden bir şeyler bulmak mümkün.. Giriş katında kıtanın yerlileri Aborijinlerin kültürünü anlatan bir sergi ile başladık turumuza.. Daha sonra yağmur ormanlarını ve buradaki canlıları inceledik başka bir bölümde.. Dinozorların arasından geçtik.. Üst kata çıkıp insan vücudu ile ilgili bir çok şey öğrendik.. Böceklerin dünyasına girdik daha sonra.. Son olarak da Birinci Dünya Savaşı ile ilgili sergiyi gezdik ve savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu bir kez daha görmüş olduk..

Müze içerisinde epey bir zaman harcadığımız için çıktığımızda hem saat öğlen olmuştu hem de karnımız acıkmaya başlamıştı.. Internetten güzel yorumlarını okuduğum ve müzeye 10 dk mesafede olan bir krepçiye doğru yürümeye başladık.. Breizoz French Creperie adlı bu mekanda gerek tuzlu, gerek tatlı, bir çok krep çeşidi mevcut.. Biz tuzlularla başlayıp karnımızı doyurduktan sonra çikolata ve muzlu kreplerle öğünümüzü taçlandırmayı da ihmal etmedik 🙂 Bu dinlenme ve enerji toplama molasının ardından yolumuza devam ettik.. Hedefimiz Queen Victoria Market‘ti..

Queen Victoria Market, yani Kraliçe Victoria Pazarı, biraz uzaktaydı, normal yürümeyle 20 dk olan mesafe biz turistik bir şekilde yürüdüğümüz için daha uzun sürdü tabii.. Bir de yolda, gene Internet vasıtasıyla bulduğum, The League of Honest Coffee adlı cafeye uğrayıp kahve molası verdiğimizi de eklemeliyim.. Tüm bunların sonunda hedefimize varınca bir de ne görelim, pazar kapanmış.. Meğersem haftanın gününe göre pazar sadece öğleden sonra 2, 3 veya 4’e kadar açık oluyormuş.. Bunu da yaşayarak öğrenmiş olduk.. Yüzümüzü otel istikametine çevirdik ve yürümeye devam ettik..

Yol üstünde gene bir çok mağaza gördük, ister istemez bazılarına girdik 🙂 Özellikle H&M mağazası ve UGG mağazalarında zaman geçirdik.. Bu arada UGG ile ilgili bir şey öğrendik.. Avustralya’da UGG’un aslında marka olmadığı ve koyun yününden yapılan bu ürünlere verilen genel ad olduğu, asıl markanın ikinci kelimede saklı olduğunu öğrendik.. Bunlardan en ünlüsü, en çok tanınan UGG Australia markasının ise aslında (sonradan) Amerikan malı olduğu ve botların Çin’de üretildiği gerçeği de vuruldu yüzümüze 🙂 Bu firma Avustralya dışında UGG’un tüm marka haklarına sahip maalesef, ama merak etmeyin, Avustralya’da açtığı davayı kaybetmiş.. Yani burada UGG seçeneğiniz çok.. Avustralya’da üretilmiş ve aynı kaliteyi size sunan Jumbo UGG, Original UGG, Urban UGG vs. gibi bir çok markayı bulmanız mümkün.. Bu nedenle Avustralya’da “Bu UGG botların hangisi gerçek hangisi sahte, nasıl ayırt ederim” diye merak etmenize gerek yok 🙂

Günün ikinci kısmını hava kararana kadar mağaza dolaşma ve alışverişe ayırdıktan sonra akşam ayaklarımıza kara sular inmiş bir şekilde otele döndük.. Önce hedefimiz nehir kenarında koşu ve üzerine yemeğe çıkmaktı.. Yorgunluk nedeniyle önce koşu kısmını, daha sonra da yemek kısmını iptal ettik.. Otelde bir şeyler atıştırdık ve kendimizi yatağa bırakıverdik.. İki haftalık tatilin son tam gününe geliyorduk ve hüzün çökmeye başlamıştı bile yüzümüze 🙂

Şangaya dönüş uçağımız Cumartesi sabah olduğundan dolayı Cuma günü için aslında son günümüzdü bile diyebiliriz.. Son günümüzü deniz-güneş-plaj üçlüsüyle geçirmek istedik ve Instagram’da daha önceden görüp çok hoşumuza giden Brighton Beach‘e, yani Brighton Plajına gitmeye karar verdik.. Bunun için 20-25 dakikalık bir tren yolculuğu yapmamız gerekiyordu.. Flinders Street istasyonuna gittik, önce bilet olarak kullanılan MyKi kartını makineden almayı ve içine kredi yüklemeyi keşfettik, daha sonra bu kartı kullanarak istasyona girdik, peronumuzu bulduk, trene bindik ve yolculuğumuz başladı..

Trenden Brighton Beach istasyonunda indik ve hemen ilerdeki sahile doğru yürümeye başladık.. Brighton Plajı şehir merkezine çok yakın ve epeyce uzun bir plaj.. Avustralya şartlarında çok temiz bulduğumu söyleyemem ama çok kirli de değildi tabii 🙂 Plajda bir süre kuzey istikametine doğru yürüdükten sonra asıl görmek istediğimiz yere geldik.. Plajın bir kısmında kumun üzerinde sıra sıra 82 adet ahşap kulübe bulunuyor. Ortak bir tasarıma sahip bu kulübelerin her biri farklı renklere boyanmış ve ortama güzellik katıyorlar.. Bu kulübelerin sahipleri belliymiş, kiralanması yasakmış ve el değiştirmesi de belli şartlara bağlımyış.. Bize sadece bakması ve fotoğraf çekmesi kaldı yani 🙂

Denize girmeye cesaret edemedik ve ayaklarımızı sokmakla yetindik.. Bunun dışında mayolarımızla biraz güneş altında biraz da kulübelerin gölgesinde takıldık.. Tabii ki bol bol fotoğraf da çekmeyi ihmal etmedik.. Küçücük bir kulübenin bir sahili bu kadar güzelleştirebileceğini kim tahmin edebilirdi ki 🙂 Yarım güne yakın burara geçirdikten sonra tren istasyonuna geri döndük, şehir istikametine giden trene atladık ve Flinders Street istasyonuna geri döndük.. Bir önceki gün gezmediğimiz sokakları arşınlamaya başladık kalan zamanımızda.. Borek Bakehouse adlı Türk işletmesinde gözlememizi yediğimizi de eklemeliyim 🙂

Sayılı gün, sayısı her ne kadar fazla da olsa, gene çabucak geçmişti ve 13 güzel günün ardından 14. güne, yani dönüş günümüz olan Cumartesiye gelmiştik.. Sabah erkenden kalkıp, son hazırlıklarımızı yaptık, taksiye binip havaalanının yolunu tuttuk.. Sorunsuz geçen checkin, pasaport kontrol, güvenlik kontrol işlemlerinin ardından uçağımız da gene zamanında kalktı ve Şangay’a doğru yol almaya başladı.. Uçağın penceresinden son bir kez daha Avustralyayı izlerken burada geçirdiğimiz iki haftadan ne kadar büyük bir mutluluk duyduğumuzu konuştuk.. Ülkenin yapısı, iklimi, insanların pozitif tavırları, kibarlıkları, yüzlerinden eksilmeyen gülümsemeleri aklımızdan uzun süre çıkmayacaktı.. “Yaşanır burda be” dedik birbirimize… 🙂