Şanghaylı Taksici Anlatıyor


Şanghay Rehberi’ni yakından takip edenler, meşhur “Şanghay Maratonu” yazısını kaleme alan sevgili arkadaşımız Burcu’yu hatırlayacaktır.. Kuvvetli bir kaleme sahip olan Burcu, maraton yazısının ardından etkileyici başka bir yazıyla Rehber’e dönüş yaptı.. Şanghay’ın ünlü taksilerini ve taksicilerini hepiniz duymuşsunuzdur, ama Şanghaylı bir taksicinin ağzından kendilerini ve biricik memleketleri Şanghay’ı hiç dinlediniz mi? İşte bu olanağı size Burcu sağlıyor 🙂 Ben de kendisine teşekkür ediyor ve sizi bu güzel yazıyla baş başa bırakıyorum.

BİZ ŞANGHAYLILAR

Şanghay Rehberi’nin aziz takipçileri!

Bu Rehber’den Şanghay hakkında bilgi edinmeye çalıştığınızı öğrendim. Biraz bakındım sayfalara. Fena değil, ama eksik. Bir Şanghaylı’nın görüşlerine yer verilmemiş mesela. Hep siz Türkler’in tavsiyeleri ve izlenimleri anlatılmış. Olmaz böyle. Ben bu şehirde 15 yıldır direksiyon sallayan Şanghaylı bir taksiciyim. Biraz da benim anlatacaklarımı dinleyin, derim.

1

“Takma kafana ahbap, kartları kader karıştırır, sen de oynarsın” dedi bir ses.
Dönüp baktım, partal bir kartal.
“Ne demek bu?”
“Eski bir Çin atasözü”*

Evvela söyleyeyim, biz Şanghaylılar, kendimize Çinli demeyiz. Nüfusumuz, dilimiz, gelişmiş şehrimiz ve istihdamımızla biz ayrı bir cumhuriyet gibiyiz. Büyüklerim yanlış anlamasın, tek Çin politikasına da tehdit değiliz. Çin’in diğer şehirlerinden farklıyız, demek istiyorum. Taşrada burayı pek sevmezler. Kibirli ve fazla kendine güvenli buluyorlarmış bizleri. Kulağıma geliyor lafları. Sizin orda da söz var mı, kedinin ulaşamadığı ciğerle alakalı?

Bizim farkımız, tarihimizde saklı. Şanghaylı balıkçı büyükbüyükbabam anlatırdı, 1900’lerin başındaki Şanghay manzarasını. Bundan 100 yıl önce de, dünyanın en önemli beş ticaret merkezinden biriymiş burası. Avrupalı ve Amerikalı koloniciler, ta o zaman Şanghay’ı Asya’nın kapitalist merkezi haline getirmişler. Kaderin cilvesine bakın ki, 1921 yılında Çin Komünist Partisi de burada yapmış ilk toplantısını.

2

Hakkını teslim edelim, şehrimiz güvenlidir. “Şanghay’da herkes, her saatte korkusuzca taksiye binebilir.” Bizim Taksiciler Birliğinin ilkesidir. Ha tabii, zaman zaman taksi bulamamaktan korkabilirsiniz. Memleketin bütün sokakbaşları zaptedilmiş, bütün taksilerine binilmiş olabilir. Maalesef ülke içinden ve dışından çok göç alıyor şehrimiz.

Sizler gibi, Şanghay’da yaşayan çok yabancı var. Benim taksiye de çokça binerler. Açıkça söylemek gerekirse, pek almak istemiyorum yabancıları arabaya. Çince bildiğini zannedeni bile adresi tarif edemiyor düzgünce. Sonra uğraş dur. Bazen dakikalarca tonlama çalışıyoruz takside müşteriyle. En iyisi adresi Çince karakterleriyle yazılı olarak göstermek. Çok şükür, benim gözlerin maşallahı var.

Ha diyeceksiniz, ben İngilizce bilir miyim. Yok, biz Şanghaylılar yabancı dile karşıyız. Ama çocuklar öğrensin tabii. Geçenlerde yabancı bir hanım kız bindi taksiye. Fırsat bilip hemen sordum, benim oğlana İngilizce öğretir misin? diye. Tekstil işindeymiş. Çok seyahat ediyormuş. “Boş zaman bulursak, eşimle spor yapıyoruz ancak” dedi. Dur bakalım, elbet denk gelir hayırsever birisi.

Benim adamakıllı okul okumuşluğum yoktur. Ama çok hikaye dinledim büyüklerimden.  Şanghay da başlı başına bir hayat okulu zaten. Hele bu takside başımdan geçenleri yazsam, 500 sayfalık roman olur (Sizin dilinizde 1000 sayfa yani!). Romanın başına da şöyle yazarım: “Bu hayatta kartları kader karıştırır. Sana düşen ve önemli olan da, oyunu iyi oynamaktır.” Kadim bir Çin atasözü de bu dediğimi aynen doğrular.

***

Çinlilerin, çok eskiden Afrikalılardan öğrendiği bir atasözü der ki,
“Portakalın doğusu batısı yoktur.”
Sanırım her an, her şey olabilir anlamına geliyor bu söz.*

Memleketimize yeni gelmiş yabancılar kendilerinin dışardan nasıl gözüktüğünü bir görseler! Adeta “şaşkın Pekin ördeği yavrusu” gibiler. Havaalanından alıp şehre götürdüklerim, kendilerini Jackie Chan’in oynadığı aksiyonla karışık absürd bir bilimkurgu filminde gibi hissediyorlar, zannederim. Yükseltilmiş otoyolda başı dönenler, Lujiazui’deki gökdelenlerin şaşaasına kapılıp gidenler, o anda şoförün camı açıp yola tükürme hamlesiyle irkilebilirler. Şoför demişken, kendimi hariç tutuyorum. Ben ayıplıyorum böyle davranışları.

4

Yabancı müşterilerim, French Concession’ın nezih ara sokaklarında karşımıza çıkanlara da çok şaşırıyor. Hiç unutmuyorum, bir gün takside giderken ağacın tepesine asılmış bir mont gördü müşterim. Bana dönüp merakla, neden montu oraya asmışlar acaba, diye sordu. Derin anlam arayan heyecanını kırmak istemedim: Burada yükseğe asılmış kışlık montun şans getirdiğine inanılıyor, dedim.

Benim böyle “uyduruk hazır cevaplarım” dışında pek bir yeteneğim yoktur, ama Şanghaylı şoförlerin kimisi Pekin operası seslendirir arabada. “Yes” ve “no”nun ne demek olduğunu bilmeyen şoförlerimiz olduğu gibi, Michael Jackson’dan şarkılar söyleyenlerimiz de var aramızda. Şanghay, zıtlıkların görsel ve işitsel şöleni adeta.

Yalnız, bu şaşkınlıklar sadece size özgü sanmayın. Sizin de bizi hayrete düşürdüğünüz çok oluyor.

Bir defasında bir Türk kızı bindi taksiye sabahın köründe. Sırt çantası ve eşofmanından anladım, spora gidiyordu herhalde. Yolda biraz sohbet ettik. Söylediği adrese varınca 18 Yuan, dedim. Cüzdanını karıştırdı, paranın tamamı çıkmadı. Önce 8 Yuan tutuşturdu elime, epey mahçup ve telaşlı. Sonra çantasını alt üst edip içinden bir tane usb bellek çıkardı. Yarım yamalak Çincesiyle açıklamaya çalıştı. Yok yepyeni bir usb bellekmiş, kendisine bir gün önce Almanların etkinliğinde hediye edilmiş, paranın arta kalan kısmı yerine onu verebilir miymiş.

Neme lazım, kabul etmedim usb belleği. Elinde olan kadar parayı aldım, gerisi için helalleştik. Yani galiba o helallik istedi, ben de gülmek ve sorun olmadığını anlatmak arasında gidip geldim.

Bizim için, portakalın doğusu batısı yoktur, derler. Ama ah siz Batılılar! Siz de, insanı şaşırtmakta az portakal değilsiniz.

***

Bir Tibet nasihati şöyle başlar:
“Hepimizin içinde bir çocuk, bir de hayvan vardır.”
İçimdeki hayvan, çocuğu yemişti.*

Şanghay sokaklarında üzerinde pijamayla ya da kolunda kadın çantasıyla yürüyen yetişkin erkekleri, annesinin topuklu ayakkabısıyla dışarı çıkmış küçük kız izlenimi uyandıran renkli ve rüküş yetişkin kadınları gördüğünüzde… Bizim hiç büyümemiş çocuklar olduğumuzu düşünüyorsunuz, değil mi? Hakkınız var. Biz de öyle olduğumuzu düşünüyoruz. Hepimizin içinde şımarık, neşeli ve gürültücü bir çocuk yaşar bizim.

İşin ilginç tarafı, içimizde yaşayan bu çocuklar yalnız başına değil. Bir Tibet nasihatinde de bahsedilir. Hepimizin içinde bir çocuk, yanında da Çin takviminde olduğu gibi 12 hayvandan biri vardır mutlaka. Kimisinde horoz, kimisinde öküz, kimisinde ejderha.

Hal böyle olunca, varın siz düşünün içimizdeki curcunayı. Bana kalırsa, bizden dışarı taşan her türlü aşırılıktan içimizdeki bu kalabalık sorumlu tutulmalı.

“Eğer her an kavgaya hazır biri ile karşılaşırsanız, bu kişi Şanghaylı olmalıdır. Şanghaylılar öfkelerini gökdelenlerin içine sıkıştırmışlardır.”** derler bir de. Büyükbüyükbabam bizdeki bu öfkenin, şehirde yabancı hakimiyetiyle geçen dönemin içimizde açtığı yaradan kaynaklandığını söylerdi. Bilmem, belki de, içimizdeki çocukla hayvanın anlaşamamasından kaynaklı.

3

***

Babamın muhtemelen Cennet’te tanışma imkanı bulduğu Çinliler,
“Bilmek iyidir, lakin sevmek kadar değil” derdi.*

Şimdi size, “Şanghay’da aşk başkadır” desem inanmazsınız. Ben de pek inanmıyorum. Ama bu cümlenin içindeki harflerin uyumu hoşuma gidiyor.

Taksi şoförlüğüne başladığımdan bu yana, birçok buluşmaya ve ayrılığa şahit oldum. Nice çiftler kavga ettiler ya da kavuştular benim yanımda. Bizim meslek gözyaşı dökene, kahkaha atana yoldaşlık etmek bir anlamda.

5

Hiç unutmuyorum. Bir keresinde yabancı genç bir adam bindi taksiye. Onun yanına çek, dedi. O kim? diye sordum, doğal olarak. Sarhoştu galiba. Onun yanına gitmek istiyorum, dedi yalnızca.

Laf aramızda, bazen gerçekten müşterilere bildiğim bir adresi bilmiyormuş gibi yaptığım oluyor. Ya canım istemiyor, ya adres çok ters geliyor. “Ben Pudong taksisiyim, Puxi’yi bilmiyorum.” diyorum mesela. Ama o gün durum başka. Ben müneccim miyim; nerden bileyim, o kim? Hem nerde olduğunu bilsem götürmez miyim? Götürürdüm, götürmezdim, biraz tartıştık adamla. İkimiz de bağırdık. Yapı itibariyle ben daha çok bağırdım. Halbuki adam dertli belli ki, kendimi tutmalıydım. İndi arabadan, kapıyı çarpıp gitti.

Merak ettim sonradan, sahiden o nerdeydi ki? Kim olduğunu bilsem, adresini bulsam, sevenleri kavuştursam ne iyiydi.

Kadim bir Çin atasözü der ki, “Bilmek iyidir. Lakin sevmek kadar değil.” Bence bu söz, insanlar için olduğu kadar, şehirler için de geçerli. Nereden geldin bu konuya demeyin. Sevmek deyince, Şanghay’ı düşünüyorum da… Bir şehri de ne kadar bildiğiniz değil, ne kadar sevdiğiniz önemli sonuçta.

Muhtemelen büyükbüyükbabam da şimdi cennette, Şanghay’a dair bildiklerini değil, sevdiklerini anlatıyordur çevresindeki meraklı gözlere. Hem de, ta cehennemden duyulabilecek kadar yüksek bir sesle.

Burcu Turan
Şanghay, Temmuz 2016

* Yazının bölüm başlarındaki epigraflar, Murat Menteş’in “Korkma Ben Varım” romanından alıntılanmıştır. Menteş, verdiği bir röportajda romanında geçen Çin atasözlerinin hepsini uydurduğunu söylemiştir.

** Ted C. Fishman’ın “Çin Inc.” adlı kitabı, Klan Yayınları, 2005, s. 33.