Şanghay’dan Kamboçya’ya Kültür Turu


Çin’de her sene Nisan ayının başında QingMing adı verilen özel gün nedeniyle bir kaç günlük bir resmi tatil oluyor. Bu tatilde Çinliler aile büyüklerinin mezarlarını ziyaret ediyorlar, onlar için dua ediyorlar, mezarları temizliyorlar. Yabancılar ise bu tatilden faydalanıp genelde yakın bir yerlere kaçmaya çalışıyorlar. Biz de iki yabancı olarak benzer bir arayış içerisine girmiştik bir ay kadar önce 🙂 İlk hedefimiz Japonya idi.. Meşhur kiraz çiçeği festivalinin de (cherry blossom festival) zamanına denk gelmesi nedeniyle böyle bir plan yapmıştık ama uçak biletlerinin fiyatlarını görünce, ve bunun üstüne Japonya’nın pahalı bir ülke olduğunu da hesaba katınca şimdilik bu geziyi erteledik 🙂

Japonya’ya alternatif olarak yapacağımız geziyi ise aslında Müge tasarladı.. Veya şöyle diyelim, o başladı, ben devam ettim 🙂 Şansımıza Müge’nin tam QingMing tatili öncesinde Vietnam ve Kamboçya’yı kapsayan bir iş seyahati vardı.. İlk planımıza göre bu seyahat sonrası Şanghay’a dönecek ve burdan tatil yapacağımız lokasyona doğru yola çıkacaktık.. Ne var ki B planına geçtik, ve aslında Müge için iyi de oldu, böylece fazladan bir seyahatten kurtulmuş oldu.. B planına göre yapılacaklar kısaca şöyleydi: Kamboçyadaki iş seyahati sonrası Müge oradaki kalışını 4 gün kadar uzatacak, cuma akşamı itibariyle ben buradan yola çıkacağım, orada buluşacağız ve gezmeye başlayacağız, sonrasında salı gecesi Şanghay’a döneceğiz..

Bu planı başarıyla uyguladığımızı söylemeliyim.. Bir C planına gerek kalmadı yani 🙂 Kısaca özetlemek gerekirse cuma gecesi Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’te buluştuk, cumartesi gününü şehri gezmeye ayırdık, sonrasında pazar sabahı araba ile Phnom Penh’ten Siem Reap’a doğru yola çıktık.. Uzun sayılabilecek bir yolculuk sonrası pazar öğleden sonra Siem Reap’a vardık.. Pazartesi tam günü tapınakları keşfetmeye ayırdık, salı günü ise yarım günlük bir tur sonrası önce Phnom Penh’e, daha sonra ise aynı gece Şanghay’a geri döndük.. Aslında deniz-kum-güneş üçlüsünü içeren tatilleri seven bir çift olarak bu üçlüden sadece güneşi içeren bu tatilden hoşnut kaldığımızı söyleyebilirim.. Çok farklı yerler gezdik, çok farklı duygular yaşadık bu tatil boyunca.. Gelelim detaylara..

Şanghay’dan 30 Mart Cuma akşamı itibariyle, Şanghay Havayollarının FM833 sayılı Şanghay-Phnom Penh uçağıyla saat 19:30da yola çıktım.. Bu arada havaalanında balayına gitmek için benden 3 saat önce uçağa binmeleri gereken sevgili Ömer-Gizem çiftiyle karşılaştım.. Kendilerinin uçaklarında teknik sorunlar olduğu için epeyce bir beklemek zorunda kaldılar, ben bindiğimde hala bekliyorlardı 🙂 Şanghay Havayolları sağolsun Şanghay’dan Kamboçya’ya her akşam direk uçuyor, böylece aktarma sıkıntısı olmadan yaklaşık 4-4.5 saatte Phnom Penh’e varıyorsunuz.. Herhangi bir sorun yaşamadığım uçuş sonrası Kamboçya saatiyle yaklaşık 22:40ta Phnom Penh’e vardım.. Müge sağolsun otelden araba ayarlamış ve hatta arabayla birlikte havaalanına da gelmişti beni karşılamaya 🙂

Vize konusundan da bahsedeyim kısaca.. Kamboçya bizden vize istiyor öncelikle, ama çok da zorlamıyor 🙂 Vizeyi isterseniz ülkeye girdiğinizde havaalanından, isterseniz yola çıkmadan evvel internet üzerinden alabiliyorsunuz.. Ben, çok afedersiniz, eşşeği sağlam kazığa bağlamayı tercih eden biri olduğum için, ayrıca kuyrukta beklemekten de hoşlanmadığım için internet üzerinden başvurmayı tercih ettim 🙂 Size de aynısını tavsiye ederim, gayet efektif bir şekilde işliyor süreç.. Kamboçya vizesini internet üzerinden almanız için yapmanız gerekenler şöyle: Öncelikle vesikalık bir fotoğrafınızın bilgisayarınızda bulunduğundan emin olun.. Ayrıca 25USD vize ödemesini yapacağınız bir kredi kartınızın da olması gerekiyor.. Bu iki madde ile ilgili sorun yoksa tek yapmanız gereken Kamboçya Dışişleri Bakanlığı’nın e-vize için açtığı internet sitesine girmek, buradaki formu dikkatli bir şekilde doldurmak, resminizi yüklemek, ödemeyi yapmak ve 2-3 gün içerisinde mailinize PDF dosyası olarak gelecek vizeyi beklemek.. Bu vizenin bir kopyasına ihtiyacınız oluyor ama siz gene de n’olur n’olmaz iki çıktı alın 🙂

Phnom Penh’te kalacağımız otel konusunda herhangi bir araştırma yapmamıza gerek kalmamıştı çünkü Müge’nin iş için kaldığı otelde ekstradan iki gece daha kalacaktık.. Otel ismini şehrin kendisinden almış, “Phnom Penh Hotel” olarak geçiyor.. Lokasyonu merkezi sayılabilir ama ben kendim seçmediğim için ve Müge de odada bir kaç böceğe rastladığı için çok memnun kaldığımızı söyleyemeyeceğim.. Ülke şartları düşünüldüğünde çok da şikayetçi olmamak lazım tabii öte yandan.. Velhasıl siz gidecek olursanız öncelikle bir araştırma yapın, baktınız kararsızsınız, o zaman bu oteli seçin 🙂 Otele vardığımızda saat epeyce geç olduğu için ve yarın da önümüzde uzun bir gün olduğu için direk uyumaya karar verdik.. Ne var ki açlığımız bunu engelledi 🙂 Oda servisinden yemek söyledik, [beef burger ve steak sandwich gayet lezzetli ve uygun fiyatlıydı bu arada] yemeğimizi yiyip öyle yattık, ne kadar da sağlıklı öyle değil mi 🙂

Kamboçya’da toplu taşıma gibi bir şey pek olmadığı için size temel olarak iki tane gezme opsiyonu kalıyor: Araba kiralamak veya tuktuk kiralamak.. Tuktuk dediğimiz araçları aslında ben bizim adalardaki faytonlara benzettim.. Boyut olarak minyatür bir fayton düşünün, öndeki atların yerine bir motorsiklet koyun, oldu size tuktuk.. Arkaya 4 kişiye kadar oturabilirsiniz.. Bizim sadece 1 günümüz olduğu için, ve gezilecek de epeyce mekan olduğu için biz araba kiralamayı tercih ettik.. Ben önceden internetten bir araştırma yapmış, Mr. Ben Wee isimli bir şoförün sitesini bulmuş, ve kendisiyle mailleşmiştim.. Hatta kendisiyle cumartesi günü tam günlük bir Phnom Penh turu için 30USD, pazar sabahı ise Phnom Penh’ten Sieam Reap’a gitmek üzere 70USD karşılığı anlaşmıştım.. Ne varki, kendisiyle tanışma fırsatı bulamadık çünkü orada Müge’nin tanıdığı bir şoför ve onun arabasını aynı koşullar altında kiralamaya karar verdik..

Bu arada Kamboçya’da Amerikan Doları neredeyse ülkenin milli para birimi gibi.. Hemen her yerde size fiyatlar USD olarak söyleniyor ve tabelalara aynı şekilde USD olarak yazılıyor.. Kendi para birimleri olan Riel’in sadece %10’luk bir kullanım oranı varmış ve bunun temel nedeni kendi merkez bankalaının para basma konusundaki sıkıntısıymış.. En azından oteldeki TV’de rastladığım bir programda öyle bir şeyler diyordu 🙂 1 USD’yi çoğunlukla 4000Riel olarak hesaplıyorlar.. 1USD’den küçük para üstlerini bu kur baz alınarak size Riel olarak veriyorlar.. Yani buraya gelirken cebinizde USD olması yeterli.. Bir de mümkünse küçük banknotlar da bulunsun yanınızda, 5-10 USD gibi..

Cumartesi sabahı saat 9:00 gibi turumuza başladık ve ilk durağımız meşhur Ölüm Tarlaları (Killing Fields – Choeung Ek Genocidal Center) oldu.. Buranın tarihiyle ilgili olarak, hem Internette bir çok kaynak olduğu için hem de yazıyı çok uzun tutmamak adına, pek fazla detay vermeyeceğim ama temel olarak söylemek gerekirse burası Kamboçya’yı 1970’lerin sonunda yaklaşık 4 sene boyunca çok katı bir rejim altında yöneten ve milyonlarca insanın da ölümünden sorumlu olan Kızıl Kamer’lerin, sorguladıkları ve öldürülmelerine karar verdikleri Kamboçyalıları son yolculuklarında getirdikleri yerlerden bir tanesi.. Girişte 5USD ödeyerek bir kulaklık kiralamanızı ve bu alanı kesinlikle kulaklık vasıtasıyla tarihini dinleyerek gezmenizi tavsiye ederim, burada yaşananların detaylarını öğrendikçe insanın tüyleri diken diken oluyor gerçekten.. Bu arada gene konu ile ilgili olarak The Killing Fields isimli filmi de izlemenizi öneririm..

Ölüm Tarlaları’ndan sonraki durağımızı gene aynı konu ile ilgili olarak seçtik ve S-21 müzesini (Tuol Sleng Genocide Museum) ziyaret etmeye karar verdik.. Şu an müze olarak (Giriş kişibaşı 2USD) hizmet veren ve beş binadan oluşan bu kompleks aslında lise olarak inşa edilmiş.. Ne var ki, yukarıda da bahsettiğim Kızıl Kamerlerin hüküm sürdüğü dönemde zaten tüm okullar kapatıldığı için burası da aynı şekilde okul olmaktan çıkmış, üstüne üstlük bir de hapishane ve sorgu binası olarak hizmet etmeye başlamış. Buraya getirilen hemen herkesin (genç-yaşlı, kadın-erkek, vs.) önce resimleri çekiliyor, sonra tutuklandıkları zamana kadar olan hayat hikayelerini yazmaları isteniyor, sonra çok değişik/acı yöntemlerle sorgulanıyorlarmış.. Gerek tutuldukları yerleri, gerek de sorgulama biçimlerini gördükçe, bir de buraya geldiklerinde çekilen fotoğraflarına bakınca; gene bir duygu yoğunluğu yaşıyorsunuz.. Burası ile ilgili olarak da “S21: The Khmer Rouge Death Machine” isimli belgeseli izlemenizi öneririm..

Bu iki duygu yüklü ziyaretin ardından biraz da kafamız dağılsın diye öğle yemeğine geçmek istedik.. Müge’nin daha önceden de gelip memnun kaldığı bir Hint restoranı ile başladık Kamboçya’daki yemek seçimimize.. Yerel mutfaklarını ise akşam denemeye karar vermiştik.. Gitiğimiz restoran “Phnom Pehn India” isminde ve nehir kenarında bulunan bir mekan.. Aynı sırada başka restoranlar ve cafe’ler de bulunuyor, yani burayı beğenmezseniz başka seçenekleriniz de hemen yanıbaşınızda 🙂 Biz gerek mekanı gerek de yemekleri beğendik, ve karnımızı güzelce doyurduk.. İki kişi için toplam 20USD gibi bir hesap ödedik, ki bitiremediğimiz yemek de vardı gelenler arasında..

Yemek sonrasında önce hemen karşıya geçip nehir kıyısında kısa bir turladık, daha sonra ise hemen arka caddede yer alan bir Budist tapınağını görünce ona girip etrafa bir göz attık.. Daha sonrasında ise ünlü Royal Palace’ı (Kraliyet Sarayı diye çevirebiliriz sanırım) görmek üzere yola çıktık.. Yola çıktık diyorum ama bu mekanlar aslında birbirine çok yakın, Ölüm Tarlaları haricindeki hemen her mekan şehir merkezinde bulunuyor; çoğu tuktukla, hatta yürüyerek bile gezilebilir.. Tuktuk fiyatlari genelde araba fiyatının yarısı gibi oluyor.. Yani mesela günlük bir Phnom Penh turunu tuktuk ile yaparsanız muhtemelen 15USD civarı bir ücret ödemeniz gerekecektir.. Bunu da bir not olarak belirtmiş olayım..

Royal Palace’ı, yani Kraliyet Sarayı’nı ziyaret etmeden önce aklınızda bulundurmanız gereken en önemli şey kıyafetiniz.. Aslında bu durum sadece burada değil pek çok tapınakta da karşınıza çıkacak.. Öncelikle bayanların askılı elbise, kısa şort, kısa etek vs. tarzı kıyafetlerle içeri girmeleri yasak.. Omuzlarımı eşarbımla kapasam diyorsunuz, ona da izin verilmiyor.. Erkekler için ise diz hizasında şort ve tshirt giyilmesi yeterli.. Hemen girişte bu nedenle üst kısım için tshirt satılan ve alt kısım için de bol tarz ince pantolonumsu kiralanan bir yer var.. Biz Mügeye o pantolonumsudan kiraladık işte 🙂 5USD depozit ve 1000Riel kiralama ücreti veriyorsunuz, çıkışta ürünü iade edip depozitinizi alıyorsunuz.. Giriş bir kişi için 6.25USD bu arada..

Kraliyet Sarayının içinde büyük bakımlı bir bahçe ve çeşitli yapılar mevcut.. Bir çoğunun içine girilmesi yasak olduğu için uzaktan bakmakla yetiniyorsunuz.. Renovasyon çalışması yapılan bir binanın içinde yaşayan maymunlarla karşılaşmak ilginçti.. Sarayın bahçesinde bir süre dolaştıktan sonra çıkış yolunu takip ettik.. Bu yol üzerinde ayrıca Gümüş Pagodayı da (Silver Pagoda) ziyaret etmek mümkün.. Tabanının gümüşten olması nedeniyle bu ismi almış mekanın içerisi çok kalabalıktı, bir de girmeden önce ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyordu.. Gerek bu kalabalık gerek de küçüklükten kalma camii/ayakkabı temalı tatsız anılarım nedeniye içeri girmekten vazgeçtik 🙂

Aslında Kraliyet Sarayı’nın hemen yakınında ziyaret edilebilecek bir de Ulusal Müze (National Museum) mevcut.. Ama biz zamanımızın kısıtlı oluşu nedeniyle bu müzeyi es geçmek durumunda kaldık ve onun yerine hızlıca bir alışveriş mekanı görmek istedik.. Rus Pazarı’nın (Russian Market) ünlü olduğunu duymuştuk ama şoförümüz oranın küçük bir yer olduğu ve haftasonu olması nedeniyle epeyce kalabalık olacağını söyledi ve bizi onun yerine daha büyük bir mekana (Central Market) getirdi.. İşin açıkçası Şanghay’da yaşayıp da fake market’lerle epeyce haşır neşir olmuş bizler için bu mekanlar pek de çekici gelmedi.. Buradaki fake market’lerin hemen hemen aynısı.. Çantalar, bavullar, elektronik vs. almak mümkün.. Veya sadece minik hediyelikler de alabilirsiniz..  Biz bişey almadık 🙂

Phnom Penh turumuzun son durağı bu pazar yeri oldu ve sonrasında otele döndük.. Aslında amacımız birlaz dinlendikten sonra Kamboçya mutfağını denemek üzere güzel bir restoran aramak üzerine kuruluydu ama odaya gelip de yataklara uzanınca birden anladık ki o gün epeyce yorulmuşuz 🙂 Sonuç olarak, önce güzel bir şekerlemeyi, sonra bir yemek arasını ardından güzel bir uykuyu oy çokluğuyla tercih ediverdik 🙂 Yemek olayını da bir önceki gece memnun kaldığımız için gene otelden hallettik aynı şekilde.. Yemek sonrası sabah için saatleri kurduk ve uykuya daldık..

Phnom Penh’ten Siem Reap’a gitmek için farklı seçenekler mevcut.. En kısa yol yaklaşık 45 dakikalık bir uçak yolculuğu.. Ankgor Air pırpırlı uçaklarıyla günde 3 karşılıklı sefer yapıyor bu iki şehir arasında.. Biletler 20USD(kampanya zamanları) ile 100USD arasında değişiyor.. Tabii ucuz biletler için epeyce erken almanız gerekiyor biletleri.. Biz epeyce geç kaldığımız için Sieam Reap’a gidiş için hiç bilet bulamadık, Phnom Penh’e dönüş için ise anca kişibaşı 100USD’ye bilet bulabildik.. Bu nedenle Phnom Penh’ten Siem Reap’a 70USD karşılığı araba ile gitmeye karar verdik.. Alternatif olarak arabaya göre biraz daha uzun süren ama çok daha hesaplı otobüs ve feribot yolculuklarını da tercih edebilirsiniz.. Normalde 5 saat sürmesi gereken bu yolculuğumuz Phnom Penh çıkışındaki yol inşaatları nedeniyle 6 saat kadar sürdü.. Yolda uçsuz bucaksız tarlalar, ve yağmur mevsimindeki sel tehlikesine karşı uzun kütük ayaklar üzerine inşa edilmiş evleri seyrettik, resimler çektik ve tabii uyuduk da 🙂

Siem Reap’a, otelimize vardığımızda öğleden sonra olmuştu bile.. Bu sefer otel seçimindeki tüm sorumluluk bana ait olduğundan otele girerken omuzlarımdaki yükü hissediyordum, kalbim güp güp atıyordu 🙂 Seçtiğim otel “Prince D’Angkor Hotel & Spa” idi, ve sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, bu oteli kesinlikle tavsiye ediyorum.. İlk araştırmalarımda gecelik fiyatı 75USD seviyelerinde olan oteli, Agoda sağolsun bir ara 60USD’ye indirmişti ve ben de kapıvermiştim.. Agoda‘nın en uygun fiyatı sağlama dışındaki bir özelliği de bu fiyata genelde kahvaltı ve internet hizmetini dahil etmesi.. Başka sitelerden veya acentelerden rezervasyon yaptırdığınızda bu iki ekstranın da fiyata dahil olduğundan emin olmalısınız.. Agoda’nın bu uygun fiyatının yanısıra, bir de TripAdvisor sitesinde bu otelle ilgili bir kupon vardı, bu kuponun çıktısını alıp resepsiyona gösterince size bir üst seviyede oda veriyorlarmış.. Yani normalden epey uygun fiyata hem kahvaltı ve internet dahil bir şekilde hem de bir üst seviye odada kaldık.. Daha ne olsun 🙂

Otelimiz Prince D’Angkor, Sieam Reap’ın merkezinde, gayet güzel bir lokasyonda konumlandırılmış.. Şehir içerisindeki hemen her yere yürüyerek gidebilirsiniz.. Veya üşeniyorsanız otelin bahçesinde bekleyen tuktuklara 1USD verip sizi, mesela, barlar caddesine (Pub Street) götürmesini isteyebilirsiniz.. Otelin karşısındaki süpermarketten abur cubur, içecek vs ihtiyaçlarınızı karşılamanız mümkün.. Ayrıca otelin arka bahçesinde şehrin en büyük tuzlu su yüzme havuzu da mevcut.. Otel çalışanları gayet yardımsever ve güleryüzlüydü, özellikle işe yeni başlayan Sofia isimli bey epeyce heyecanlıydı yardım konusunda.. Misal son gün çıkışımızı sabah yerine öğleden sonra yapmak istedik ve hiç bir sorun çıkmadı.. Velhasıl Siem Reap seyahatinizde bu oteli gönül rahatlığıyla tercih edebilirsiniz 🙂

Otele varıp odaya yerleşmemiz öğleden sonrası bulduğu için kalan vaktimizi otel girişindeki cafe’de bir şeyler atıştırıp, sonrasında ise havuz kenarında dinlenerek geçirdik.. Akşam yemeği için resepsiyondan aldığımız tavsiye üzerine Pub Street’e (Barlar Caddesi) gitmeye karar verdik.. Yürüme mesafesi olmasına rağmen, tuktuk tecrübesini de yaşamış olmak adına gidişimizi tuktukla gerçekleştirdik.. Yemek için tercihimizi barlar caddesinde bulunan Cambodian Soup adlı restorandan yana kullandık.. Gayet de memnun kaldık, hatta bir sonraki akşam da gene aynı restoranı tercih ettik.. Kamboçya mutfağının etli yemeklerini denedik ve lezzeti epeyce hoşumuza gitti.. Fiyatlar da epeyce uygundu.. Yanlış hatırlamıyorsam ilk akşam 10USD ikinci akşam 20USD civarı bir hesap ödedik.. Benim gibi teknoloji delileri için not: Mekanda ücretsiz kablosuz internet bağlantısı mevcut 🙂

İkinci günümüzü başta Sieam Reap’ın, hatta Kamboçya’nın, ve hatta dünyanın sayılı yapılarından biri olan Ankgor Wat Tapınağı olmak üzere yakın yerlerde bulunan Ankgor Thom (Preah Ngok, Baphuon, Phimeanakas, Elephant Terrace vs.), Bayon, Ta Prohm gibi tarihi tapınakları gezmeye ayırdık.. Bu bir günlük turu otelden ayarladığımız araba ile 30USD’ye yaptık.. Aynı turu tuktuk ile 15USD’ye de yapabilirsiniz.. Ekstra 5USD verirseniz, tura sabahın 5:30’unda başlayıp öncelikle Ankgor Wat’ın arkasından doğan güneşi görme şansını yakalayabilirsiniz.. Biz bu şansı yakalamak istedik ve normalde yapmadığımız bir şey yapıp, bir tatil günü sabahın 5’inde kalktık 🙂 Yaptığımız bu büyük fedakarlık ise maalesef karşılık bulmadı çünkü hava bulutluydu.. Bu arada günlük giriş için kişibaşı 20USD ödemeniz gerektiğini ve giriş kartlarınızı sürekli yanınızda bulundurmanız gerektiğini hatırlatayım.. Ankgor Wat epeyce ünlü olduğundan ek bir bilgi vermeyeceğim burada, yalnız Ta Prohm ile ilgili olarak Angelina Jolie’nin Tomb Raider filminin bir kısmının burada çekildiğini, hatta Angelina Jolie’nin o zamanlar buradan bir çocuğu evlat edindiğini bir ek bilgi olarak vereyim..

Sabah 5:30 itibariyle güneşin doğuşunu izleyemeyerek başladığımız bu turu öğleden sonra tamamladık.. Otelden rehber isteseydik (+25USD) belki daha uzun sürebilirdi, bunun yerine biz Angkor ile ilgili bir kitap (5USD) alıp kendi rehberliğimizi kendimiz yapmaya çalıştık.. Bunun dışından arabayı kullanan Tye isimli arkadaş da bize amatörce bir rehberlik de yaptı.. Bu arada yukarıda belirttiğim kıyafet zorunlulukları burada da bazı tapınaklarda uygulanıyor, o konuda dikkatli olmanızı öneririm.. Turun sonunda şehir içinde bulunan bir sanat atölyesini de gezdik.. Taştan, tahtadan vs. yapılan ürünlerin üretim sürecine göz attık.. Ve turumuzu noktaladık.. Akşam yemeği öncesi yorgunluğumuzu tabii ki havuz başında attık 🙂 Bu arada gün içerisinde “bu seyahat boyunca hiç Türk’e rastlamadık” diye konuştuktan sonra, havuzda yüzerken Faruk Bey ve tur ekibine rastlamamız da epey güzel bir tesadüf oldu..

Siem Reap’taki üçüncü ve son günümüzde öğleden sonra saat 5 gibi Phnom Penh’e dönmemiz gerektiğinden öncelikle otelle geç çıkış yapmak üzere anlaştık, ayrıca 8USD karşılığı havaalanı için araç da ayarladık.. Demekki tuktukla gitsek 4USD tutacakmış 🙂 Bavulunuz çok değilse tuktuk da yapabilirsiniz, çok uzun bir mesafe değil otel ve havaalanı arası.. Öğleden sonra kısmını sorunsuz hallettikten sonra sıra sabah kısmını halletmeye gelmişti.. Bu kısım için ise yarım günlük bir yüzen köy gezisi yapmaya karar verdik.. Bu gezi için kişi başı 30USD ödedik, bunun biraz pahalı olmasının nedeni fiyata herşeyin (limana ulaşım, bot bileti, öğle yemeği vs.) dahil oluşuymuş..

Yüzen köyler, baktığınız zaman, okuluyla, kilisesiyle, basketbol sahasıyla, bakkalıyla, manavıyla tam teşkilatlı yerleşim birimleri aslında.. Ama normal köylerden bir farkı var, bunlar suyun üzerinde yüzer durumdalar.. Güneydoğu Asya’nın en büyük gölü Tonlé Sap üzerinde bulunuyorlar ve gerektiğinde (yağmur mevsimi vs.) kolaylıkla yer değiştirebiliyorlar.. Bu göl turuna başlamak için öncelike yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk sonrası minik teknelerin kalktığı limana gidiyorsunuz.. Biz önce yol üstünde gördüğümüz nilüfer çiçeği tarlalarında kısa bir fotoğraf molası verdik.. Daha sonra turun içeriğinde bulunan Kertenkele Çevre Merkezi’ne (Gecko Environment Center diye geçiyor) uğradık ama kapısı kitli olduğu için giremedik.. Limana girdiğimizde rehberimiz bilet işlemlerini halletti.. Tur ile değil de, tuktuk ile bağımsız olarak gelen bir turistten tekne bileti fiyatının kişi başı 20USD olduğunu öğrendik ve bizim turun kişi başı 30USD’lik fiyatının çok da fazla olmadığına karar verdik 🙂

Teknede rehberimiz ve genç bir çocuk olan kaptanımız ile birlikte toplam 4 kişi olarak yolculuğumuza başladık.. Yaklaşık yarım saat boyunca gölün daha ziyade nehre benzeyen dar kısımlarında ilerledikten sonra gerçekten göl gibi, hatta deniz gibi görünen kısmına ulaştık.. Yüzen köylerden bir kaç tane olduğunu, bazısında Vietnamlıların, bazısında Kamboçyalıların, bazısında ise her iki halkın beraber yaşadığını öğrendik.. İnsanların ne kadar farklı bir yaşam sürebileceğini buraları gezerken daha iyi anlıyorsunuz.. Köyün içerisinde bir süre ilerledikten sonra yüzen başka bir mekanda bir mola verdik.. Burada hediyelik eşya alabilir, orada beslenen balıkları ve timsahları inceleyebilir, ve hatta yılanları elinize/omzunuza alıp fotoğraf çektirebilirsiniz.. Ben yaptım.. Walla.. 🙂

Daha sonra teknemize geri dönüp geldiğimiz yoldan geri döndük.. Limanda arabaya binip gene geldiğimiz yoldan Siem Reap’a geri döndük.. Orada, tur dahilinde, bir Kamboçya restoranında güzel bir öğle yemeği de yedik ve sonrasında saat 13:00 gibi otelimize geri döndük.. Bavulların toplanması, son hazırlıklar vs. derken saat 15:00da otelde çıkışımızı yapıp havaalanına doğru yola çıktık.. Phnom Penh’e kalkacak olan uçağımız saat 17:30 gibi havalandı ve bir saat olmadan Phnom Penh’e inip bavulları beklemeye başlamıştık bile.. Bavulları aldıktan sonra iç hatlardan dış hatlara yürüdük, ve gece kalkacak olan uçağımızı beklemeye başladık.. Zamanında kalkan, ve yolculuk boyunca uyukladığımız için zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız uçaktaki yolculuğumuz sonrası Çarşamba sabaha karşı Şanghay’a vardık ve evimize, güzel evimize doğru yola çıktık 🙂

PS: Yazının başında bahsetmeyi unuttum ama sonunda belirtmeden geçmeyeyim.. Kamboçya konusunda araştırma yaparken bize en faydası olan sitelerden biri de Ayfer ve Onur’un Seyahatnamesi ve burada yazdıkları Kamboçya yazısı oldu.. Bu vesileyle kendilerine de teşekkürü borç bilirim 🙂