Şanghay’dan Avustralya’ya Uzun Bir Seyahat (Cairns)

1 Ekim Perşembe sabahı Sydney Havaalanına vardığımızda Jetstar Havayollarının önünde epey uzun bir kuyruk olduğunu gördük ve hemen sıraya girdik. İşin güzel tarafı kuyruk hızlı bir şekilde ilerliyordu. Jetstar personeli yolcuların checkin işlemlerini gayet seri bir şekilde yapıyor ve sıra hızla bize geliyordu. Bizim işlemlerimiz de hemen bitti, bavullarımızı verip biletlerimizi aldık. Hemen arka tarafta bulunan cafede hızlıca kahvaltımızı yaptıktan sonra güvenlik kontrol noktasından geçip uçağımızı beklemeye başladık.

Saat 12:05 itibariyle havalanan uçağımız bizi öğleden sonra saat 3 gibi Cairns Havaalanına indirdi. Uçaktan iniş, bagaj alım bölümüne gidiş, bavulların gelmeye başlaması… Hemen herşey gayet hızlı bir şekilde ilerliyordu burada da.. Ta ki bizim bavullardan birinin uçaktan çıkmadığını farkedene kadar 🙂 İki büyük bavulumuzdan biri gelmiş, diğeri ise ortalıkta yoktu. Tüm bavulların çıkmasını bekleyip durumdan emin olduktan sonra hemen yakındaki Jetstar masasına başvurduk.

Masada ilgili kimse olmadığı için ordaki telefondan içeriyi aradık ve en kısa zamanda bir görevlinin geleceğini söylediler. Gelen görevliye durumu anlattık, kendisi önce bavul ile ilgili bilgileri ve bizim iletişim bilgilerimizi aldı. Normalde, bavulun Sydney’de hemen bulunması durumunda ilk uçakla gönderileceğini, ve otelimize kadar getireceklerini söyledi. Bize günün keyfini çıkarmamızı, endişe etmememizi söyledi.. Tabii benim bütün kıyafetlerim o bavul içinde olduğu için endişe etmemem biraz zordu 🙂

Tek bavulumuz ile birlikte havaalanından çıktık ve bir taksiye atlayarak otelimizin yolunu tuttuk. Cairns sahiline yakın Ibis Styles adlı oteli tercih etmiştik, yaklaşık 22AUD tutan kısa bir taksi yolculuğu sonrası otele vardık. Oteldeki checkin işlemlerinin hemen ardından kalacağımız iki gün boyunca yapmayı planladığımız turlar için resepsiyondan yardım istedik. Biraz stresliydik çünkü Sydney’deyken Great Barrier Reef turu için mail attığım 4-5 tur şirketinin hiçbirinde yer bulamamıştık.

Lafı gelmişken Great Barrier Reef ile ilgili de kısa bir bilgi vermeye çalışayım. Türkçeye “Büyük Bariyer Resifi” şeklinde çevirebileceğimiz bu yapı aslında Avustralya’nın doğu kıyılarında yer alan devasa mercan kayalıklarına verilen isim.. 2300 km boyunca uzanan bu mercanlar dünyanın yaşayan en büyük organizması olarak nitelendiriliyor ve uzaydan bile göründüğü söyleniyor. Bizim de tabii Cairns’e gelme nedenlerimizden en önemlisiydi 🙂

Resepsiyondaki görevli bir kaç yeri aradıktan sonra bize Cumartesi günü için müsait olan bir tur buldu. Quicksilver adlı tur şirketinden Port Douglas limanından kalkacak turu için iki kişilik yeri ayırttık, ödememizi yaptık ve içimizi rahatlattık. Buraya kadar gelip de bu tura çıkamamak epey moral bozucu olabilirdi 🙂 Gerçi akşam ilerleyen saatlerde Cairns sahiline indiğimizde bir çok tur şirketinin ofisi olduğunu görecektik. Genelde 100AUD ile 200AUD arasında değişen fiyatlarla günlük tekne turunuzu almanız mümkün. Ama son güne kalmamanızı öneririm tabii, ne olur ne olmaz 🙂 Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Taipei’e Bayram Seyahati

Şanghay’da yaşamaya başladığımızdan beri (ortalama 6 sene diyelim) Çin’in etrafındaki, özellikle güneyinde ve doğusundaki, bir çok ülkeyi ziyaret etme şansını yakaladık.. Geriye kalan ülkelerden Tayvan’ı da geçtiğimiz hafta görme şansı bulduk.. Çin’de Haziran ayında kutlanan Dragon Bot Bayramı nedeniyle verilen bir günlük resmi tatile bir gün de biz ekleyerek, haftasonuyla da birleştirip, 4 günlük bir kaçış planı yaptık kendimize.. Bu plan için hedefimiz Tayvan’ın başkenti Taipei oldu.. Cumartesi sabahı gidip salı günü öğleden sonra dönecek şekilde biletlerimizi aldık, otel rezervasyonumuzu yaptırdık ve cumartesi sabah havaalanına doğru yola çıktık.. Air China’nın 11:30’da kalkan uçağı ile sıkıntısız bir yolculuk yaparak seyahatimize başladık..

Tayvan Taoyuan Uluslararası Havaalanı’na saat 13:00 gibi iniş yaptık. Uçaktan indikten sonra önce çoğunluğu takip ederek, sonra da işaretlere bakarak kolayca Vize Ofisi’ne ulaştık. Vize Ofisi pasaport kontrol noktasından hemen önce konumlandırılmış. İçerdeki görevli bayan bize birer adet başvuru formu verdi, biz de kendisine birer adet vesikalık fotoğraf verdik. Biz formu doldururken o da vizelerimizi hazırlamaya başladı.. İşlem oldukça kısa sürdü, ve ödeme kısmına geldik.. Nakit ödemek isterseniz, iki kişi için, 1600NTD (New Taiwan Dollar – Yeni Tayvan Doları) ödemeniz gerekiyor. Kredi kartı ile ödemek isterseniz 1636NTD oluyor vize ücreti.. Biz kredi kartı ile ödedik, vizeler basılmış şekilde pasaportlarımızı geri aldık ve hemen ilerdeki pasaport kontrol sırasına girdik.. Biraz ilerleyince farkettik ki, “arrival card” yani Tayvana giriş formunu almamışız.. Ben hemen sıradan çıkıp yan taraftaki masalarda bulunan formlardan iki tane alıp getirdim.. Sırada ilerlerken bir yandan da bu minik formları doldurduk, imzaladık.. Pasaport polisine formu, ve pasaportunuzu teslim ediyorsunuz, bu esnada bir de parmak izinizi alıyorlar ve kısa süren süreç sonrası işlemler tamamlanmış oluyor..

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra aşağı indik ve bizi beklemekte olan bavullarımızı aldık.. Bavulları alıp dışarı çıkmadan hemen önce gördüğümüz döviz bürosunda para bozdurmaya karar verdik.. USD-NTD kurunun yaklaşık 34 olduğunu gördüm ve bu kurdan bir miktar NTD aldık.. Sonrasında hemen çıkıştaki döviz bürolarında da kurun aynı olduğunu görünce biraz rahatladım 🙂 Bu arada para bozduracaksanız havaalanında bozdurmanızı tavsiye ederim çünkü otellerde ve diğer yerlerde kuru daha düşükten hesaplıyorlar.. Bankalarda durum nedir bilemiyorum tabii, haftasonu gittiğimiz için bankalar kapalıydı.. Yazıda vereceğim fiyatlar NTD cinsinden olacak, RMB olarak hesaplamak için 5’e, TL olarak hesaplamak için ise 12’ye bölebilirsiniz 🙂

Bavulları alıp çıktıktan sonra sağa döndük ve otobüs duraklarına doğru ilerledik.. Bu arada ben raylı sistem kullanmayı düşünüyordum ama sorduğumuz yetkililer şehir merkezine otobüsle gitmenin daha mantıklı olduğunu söyleyerek beni ikna ettiler 🙂 Bunun üzerine 1819 numaralı otobüs için 125 NTDlik biletlerden iki adet aldık ve dışarı çıkarak otobüsün sırasına girdik.. Gelen otobüsler epey konforluydu, usb şarjından tutun da kablosuz internete (çok stabil değil ama olsun) kadar her türlü konfor vardı 🙂 Otobüsle, rotasının son durağı olan Taipei Main Station’a gidip ordan kırmızı metro hattı vasıtasıyla iki durak gitmeyi ve sonrasında otele yürümeyi planlamıştık, ki böyle de yaptık.. Ama daha sonra farkettik ki otobüsün duraklarından “Ambassador Hotel”de inip otele direk ordan yürüyebilirmişiz.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Singapur’a Bayram Seyahati (Bölüm-2)

Bir cumartesi gününün öğleden sonrasında vardığımız Singapur’daki ilk üç günümüzde yaptıklarımızı bir önceki yazıda kısaca özetlemeye çalışmıştım.. Salı günündenn başlayarak tatilimizin ikinci yarısında yaptıklarımızı ise bu yazıda bulabilirsiniz.. Amacımız son 3-4 günümüzü çok acele etmeden ama belli başlı noktaları da kaçırmadan Singapur’un görülmesi gereken yerlerini mümkün mertebe görebilmekti.. Amacımıza da ulaştık sayılır 🙂 Buyrun detaylar aşağıda..

Salı günü sabahtan ilk durağımız Chinatown oldu.. Bunun için gene metroyu kullandık.. Singapur’un, Şanghay’dan iyi olmasın, çok kullanışlı bir metro ağı var ve ülkenin hemen her yerine metro kullanarak gidebiliyorsunuz.. Bu arada metro haritası için cep telefonunuza Explore Singapore adlı uygulamayı indirmenizi tavsiye ederim.. Çin’de yaşayan bir çift olarak Chinatown çok ilgimizi çeker mi emin değildik ama gidince epey beğendiğimizi söyleyebilirim.. Hediyelik eşya satan minik tezgahlar/dükkanlarla dolu dar sokaklar ve etraftaki yapıların tarzı sanki bir film setindeymişiz izlenimi uyandırdı bizde.. Hemen yakınlarda bulunan bir Hindu Tapınağını (Siri Mariamman Temple) uzaktan izledik, sonrasında hemen ileride bulunan Singapur’un en eski camilerinden birini (Masjid Jamae) ziyaret ettik..

İkinci durağımız ise Queensway Alışveriş Merkezi oldu.. Uygun fiyatlı spor malzemesi alışverişi yapmak istiyorsanız buraya kesinlikle uğramanızı öneririm.. Bizim gidiş amacımız, benim uzun zamandır almayı planladığım ama bir türlü satılan bir yer bulamadığım spor ayakkabılarını sattığını duyduğumuz bir mağazayı bulmaktı.. Mağazayı bulduk ama maalesef kapalıydı.. Bu duruma moralim fena bozuldu.. Dedik biraz dolaşalım bari AVM içerisinde.. Bir kaç mağazaya girdik, üç beş parça bir şeyler aldık derken, çıkmadan evvel son bir kez daha bakalım dedik, bir de ne görelim, mağaza açılmış, görevli içerde oturuyor.. İstediğim modeli ve numarasını da bulduk, bir anda keyifler yerine geldi 🙂 Sonunda uzun zamandır peşinde koştuğum ayakkabılara kavuşmuştum, şimdi Şangay Maratonu düşünsün 🙂

Başlangıç olarak China Town ve Queensway yeter dedik ve bir taksiye atlayıp otele döndük.. Bu arada Singapur taksilerini de çok beğendiğimizi söylemeliyim.. Şoförler son derece kibar, hemen hepsi akıcı İngilizceye sahip, araçlar gayet temiz ve yeni, taksimetreler detaylı, ödemeler kredi kartıyla yapılabiliyor.. Daha ne olsun 🙂 Otele döndükten sonra soluğu havuz kenarından aldık ve günün yorgunluğunu attık.. Sonrasında ise akşam gezmesi hazırlıkları için odamıza geçtik.. Salı akşamını Singapur’un bir başka imza yapısı olan Singapur Flyer’a, yani ünlü dönmedolaba ayırdık.. 165 metrelik yüksekliğiyle dünyanın en büyük dönmedolaplarından biri olan Singapur Flyer içerisinde yükselirken Singapur’un güzel manzarasına da bir kez daha tanıklık ettik.. Dönmedolap sefasının ardından yemeğimizi de Singapur Flyer’ın içinde bulunduran minik yapı içerisinde hallettik ve otelimizin yolunu tuttuk..

Çarşamba günü sabahtan Kaya Tost tecrübesi yaşadık.. Evernote CEO’su Phil Libin’in Singapur seyahatlerindeki favori yiyeceği olan bu tost, Singapurluların sabahları en çok yediği ürün diyebiliriz sanırım.. Otelimizin çok yakınında bulunan Killiney Kopitiam adlı mekan da bu konuda epeyce ünlüymüş.. Tecrübeyi tam olarak yaşamak isterseniz tostun yanında yumurta (rafadan yapıyorlar) ve kahve de söylemenizi öneririm.. Nedir bu “kaya” diyecek olursanız, bir nevi hindistan cevizi reçeli diyebiliriz sanırım, tostun içerisinde çok güzel oluyor, fazla detay vermeyeyim, gidin ve deneyin 🙂 Biz o gün yiyip beğendikten sonra diğer günlerde de karşımıza çıktıkça hayır diyemedik bu güzel tosta 🙂 Karnımızı doyurduktan sonra metro istasyonuna doğru yola koyulduk..

Günün ilk durağı Bugis Street oldu.. Metro ile Bugis durağına gitmek yeterli oluyor bunun için, demiştim size buranın metrosu çok kullanışlı diye 🙂 Burası da gene alışveriş odaklı bir yer.. Hediyelik eşyalar bulabileceğiniz gibi, markasız ama kaliteli giysiler de bulabilirsiniz.. Müge buldu ve gayet de memnun oldu mesela 🙂 Bugis’in ardından Sinapur sıcağında yürüyerek Arab Street’e, yani Arap Caddesi’ne doğru ilerledik.. Burada, yani Kampong Glam adı verilen mahallede bulunan Sultan Camii’ni (Masjid Sultan – Sultan Mosque) ziyaret etmek istiyorduk ama ziyaretçilere kapalı olduğunu gördük.. Mahalle içerisinde bulunan Müslüman restoranlarının içindeki Türk restoranlarının da bulunduğunu gördük, mutlu olduk.. Yolumuza devam ettik ama bu sefer daha fazla yürümek istemedik ve metroya atladık.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Singapur’a Bayram Seyahati (Bölüm-1)

Bayram derken, Kurban Bayramı değil, yanlış anlaşılma olmasın.. Burada Çin takvimine göre çalıştığımızdan dolayı, maalesef bizim bayramlarda çalışmaya devam ediyoruz.. Ama bu sene Çin’in Milli Bayramı ile bizim Kurban Bayramı aynı zamana denk geldi ve biz de iki bayramı beraber kutlamış olduk.. Seyahate çıkarken Milli Bayram tatilinden faydalandık tabii 🙂 1 Ekim 1949 tarihinde kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nde her sene bu tarihte coşkulu kutlamalar yapılıyor, ve ayrıca bir süreden beri Ekim ayının başındaki bu ilk hafta tatil ilan ediliyor.. Hatta bir çok kişinin seyahat amaçlı kullandığı bu haftaya “Golden Week”, yani “Altın Hafta” deniyor..  Biz de işte bu Altın Hafta’dan faydalanarak minik bir tatil yapalım dedik ve rotamızı Singapur olarak belirledik..

Singapur uzun süredir görmek istediğim ama bir türlü gitme fırsatını bulamadığımız bir ülkeydi.. Ülke diyorum ama aslında orta çaplı bir şehir büyüklüğünde Singapur.. 718 km2’lik bir alana yayılmış olan ülkenin nüfusu yaklaşık 5.5milyon. Karşılaştırma yapacak olursak biricik memleketim Tekirdağ’ın alanının 1111 km2 olduğunu söyleyeyim ki, ülkenin büyüklüğü anlaşılsın 🙂 Hep duyduğumuz o değişik kurallara (ülkede sakız çiğnemenin ve satmanın yasak oluşu mesela) sahip Singapur’u dışarıdan okumak yerine bir de içeriden gözlemlemek şansı bulabildik en sonunda..

Singapur yolculuğunu China Eastern havayolları ile yaptık.. Aslında gene hep ününü duyduğumuz Singapur Havayolları’nı da denemek istedik ama gerek fiyatlarının biraz uçuk oluşu, gerek de saatlerinin çok uygun olmayışı yüzünden China Eastern’da karar kıldık.. Çoğu zaman olduğu gibi biletlerimizi cTrip sitesini kullanarak aldık.. Gidiş uçağımız cumartesi sabah 9:30 gibi kalkacaktı, dönüş uçağımız ise cuma öğleden sonra 16:30 gibi hareket edecekti Singapur’dan.. Böylece ülkede kalabileceğimiz kadar kalmaya çalışacaktık 🙂 Şangay’dan Singapur’a direk uçacaksanız 5.5 saatlik bir yolculuğa hazır olmanız gerektiğini de hatırlatayım bu arada..

Gidiş uçağında, havaalanına erken de gitmemize rağmen, acil çıkışta koltuk bulamadık maalesef.. Bu durum benim gibi uzun boylu biri için özellikle uzun uçuşlarda moral bozucu oluyor.. Şangay-Singapur yolculuğumuz biraz da bu nedenle çok konforlu olmadı.. Sakin geçen bir yolculuğun ardından öğleden sonra 15:30 gibi Singapur Changi Havaalanı’na indik.. Açıldığı günden beri yüzlerce kez “en iyi havaalanı” ödülü alan bu mekanı da en sonunda görmüş olduk.. İçerisinin temizliği, genişliği, yeşilliği Changi’nin gerçekten de diğer havaalanlarının en az bir kaç gömlek üstünde olduğunu gösterdi bize.. Yavaş yavaş, sağo sola baka baka bavullarımızı alacağımız banta doğru ilerledik, çok fazla beklemeden bavullarımızı aldık, havaalanından çıktık ve bir taksiye atlayarak kalacağımız ilk otelin yolunu tuttuk..

Kalacağımız ilk otel dedim çünkü gitmişken Singapur’un bir başka “imza yapısı”nı da tecrübe etmek istedik.. Bu mekan, Marina Bay Sands adlı oteldi.. Üç gökdelenin ve bu üç gökdelenin üzerinde oturan devasa bir gemi şeklindeki teras/havuzun oluşturduğu bu otel internette Singapur fotoğrafları diye aratınca karşınıza çıkacak olan sonuçlar arasında en ünlülerden biridir sanırım.. Çok uzun zamandan beri aklımızda olan o havuzda yüzmek ve manzarayı izlemek fikrini de gerçekleştirmek istedik ve ilk iki günümüz için bu oteli ayarladık.. Fiyatı biraz pahalı olduğundan iki gün yeterli olur diye düşündük ve Agoda’daki tüm puanlarımızı da kullanarak fiyatı indirebildiğimiz kadar indirdik ve rezervasyonumuzu yaptık 🙂 Bu arada bu “farklı” otelin nasıl yapıldığını merak edenler buraya tıklayarak inşa süreci ile ilgili hazırlanan belgeseli izleyebilirler..

Marina Bay Sands’te kaldığımız bu kısa sürede işin açıkçası otel sınırlarını pek fazla terketmedik 🙂 Zaten günün aydınlık kısmını kah havuz başında dinlenerek, kah havuz içerisinde eğlenerek ve bol bol fotoğraf çekerek geçirdik.. Bu arada yeri gelmişken Singapur tropikal ikliminin sıcak-severler için ideal olduğunu belirteyim.. Sene boyu ortalama 30 derecelik bir sıcaklıktan bahsediyorum 🙂 Biz de zaten bu sıcak hava sayesinde senenin son D vitamini banyosunu yapmış olduk 🙂 Akşamları ise yemek için gene otelin içerisinde bulunan büyük alışveriş merkezindeki sayısız seçeneklerden faydalandık, zaten yemek ve sonrasında hafif bir yürüyüş derken günün sonuna çabucak gelmiş olduk 🙂 Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’da Gençerle Yine Yeni Yeniden

Siteyi uzun zamandır takip eden, ayrıca hafızası da afedersiniz fil gibi kuvvetli olanlar üç sene önce kardeşimin buraya yaptığı ziyareti, o ziyaret sırasında ve sonrasında yazdığım yazılardan hatırlayacaktır 🙂 2011 senesinin Temmuz ayında Şanghay’ı tek başına ziyaret eden sevgili Gençer, Şanghay’ın yazından, dişinin pörtlemesine rağmen, çok memnun kalmış olacak ki, ikinci ziyaretini de gene bir Temmuz ayında yapmaya karar verdi ve geçtiğimiz ayın son haftasını, bu sefer kız arkadaşı ile birlikte Çin’e ayırmaya karar verdi ve bir hafta boyunca Şangay ile Pekin’in altını üstüne getirdiler 🙂 Ben de kısaca neler yaptığımızı burada anlatayım dedim, belki okuyanlara da ileride gelecek misafirleri için bir fikir olur 🙂

sangay-gencer-0

İlk gün, yani cumartesi günü, öğleden sonra misafirlerimizi havaalanında karşıladım, taksiye bindirdim, eve getirdim.. Müge evde bekliyordu bizi, hoşgeldinler beşgittinler, kısa bir sohbet muhabbet derken akşam oldu ve akşam yemeği için Wujiang Road’a yürüdük.. Orada, hep gördüğümüz daha önce hiç denemediğimiz Gyu Jin isimli Japon Hot Pot Restoranını denedik ve gayet memnun kaldık.. Sonrasında hemen karşıdaki Starbucks’tan kahvelerimizi aldık ve bir taksiye atlayarak Bund’a, yani nehir kıyısına gittik.. Varınca gördük ki mahşeri bir kalabalık var o akşam, tüm kent akın akın nehri iniyor.. Bunun üzerinde kısaca orada takıldık ve taksi de bulamayınca, önce ara sokaklardan, sonra da East Nanjing yaya yolundan yukarı doğru People Square istikametine yürümeye başladık.. People Square’in oralarda taksi bulabildik neyseki ve yolun masaj salonuna kadar olan son kısmını taksiyle geldik.. Yili Shirley Massage adlı masaj salonunda ayak masajı yaptırdık ve hem akşamki yürüyüşün hem de misafirlerimizin gelddiği uzun yolun verdiği yorgunluğu üzerimizden atmaya çalıştık.. Masaj sonrası tüy gibi olan ayaklarımızla eve kadar yaptığımız kısa yürüyüş hiç kimseyi yormadı.. Saat geç olmuştu ve yatma zamanıydı..

sangay-gencer-1

İkinci gün kahvaltı sonrası Şanghay’ın meşhur Antika Caddesi’ni ziyaret ettik.. Buradaki sokakları uzun uzun gezdikten (detayları için ayrıca bir yazı yazacağım inşallah) sonra yakın mesafedeki Xintiandi’ye yürüdük.. Orada biraz soluklandık, bir cafede oturup pasta/kek yedik, çay/kahve içtik ve sonrasında Xintiandi içerisinde dolaşmaya başladık.. Sonraki hedefimiz akşam yemeği için gideceğimiz Din Tai Fung adlı restoran idi, bunun için Xintiandi girişinden taksi tuttuk ve Portman-Ritz Carlton otelinin ortasındaki avluda bulunan restorana doğru ilerledik.. Restoranın imza ürünü olan dumplinglerden epeyce söyledik ve tıka basa yedik.. Restorandan çıktığımızda yağmur başlamıştı, biraz bekledik ama baktık yağmur durmuyor, başladık yürümeye, neyseki fazla ıslanmadan bir taksi bulduk ve eve döndük.. Evde biraz soluklandıktan sonra The House of Blues&Jazz adlı mekana doğru yola çıktık.. Jazzseverler için ideal bir seçim olan bu barda içeceklerimizi yudumlarken, gecenin süprizi olarak Kervan Restoran’ın işletmecisi sevgili Uğur’un da kısa bir davul gösterisine şahit olduk, kendisini epeyce alkışladık 🙂 Saatler gece yarısını geçerken eve dönme zamanı gelmişti.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Boracay’a Başka Türlü Bir Şey (2)

Boracay seyahatimizle ilgili yazıyı biraz uzun yazdığım için iki bölümde yayınlamaya karar verdim.. İlk bölümü sabredip sonuna kadar okuyanlar bileceklerdir, en heyecanlı yerinde bırakmıştım 🙂 Bıraktığım yerden devam ediyorum.. 

Baktım ikinci günün sonunda hala kendimi tam olarak iyileşmiş hissetmiyorum, doktorun B planına geçmeye karar verdim ve akşam yatmadan attım antibiyotiği ağzıma.. Antibiyotikten midir, yoksa zaten gribin doğasından mıdır bilemiyorum bir sonraki gün çok daha iyi hissediyordum kendimi.. Üç gün almam gereken ilaç beni daha ilk günden iyileştirmişti sağolsun.. Ama ben tabii diğer günlerde de almaya devam ettim n’olu n’olmaz diye..

Velhasıl üçüncü günümüz, yani Pazartesi günü itibariyle ben sağlığıma kavuşmuştum, Boracay ise güneşe kavuşmuştu.. O gün gerçekten de mükemmel bir hava vardı, bol bol güneşlendik, bol bol fotoğraf çektik, fotoğrafları sosyal medyada kullanarak bol bol arkadaşlarımızı imrendirdik 🙂 Bu arada ilk iki gün ayaklarımızı sokmakla yetindiğimiz denize de üçüncü gün itibariyle girmeye başladık.. Suyun biraz serin olduğunu eklemem gerekir ama klasik kural burada da geçerliydi, bir kere daldıktan sonrasında sorun kalmıyor 🙂 Bu arada Boracay’ın asıl yaz mevsiminin Mart-Nisan aylarında yaşandığını öğrendi Müge otel görevlilerinden, muhtemelen bu aylarda daha yakıcı bir güneş ve daha sıcak deniz suyu ile karşılaşmak olası.. Tatil planı yaparken aklınızda bulunsun 🙂

Pazartesi gününden adadaki son günümüz olan Cuma gününe kadar olan zaman aslında birbirine çok benzer geçti.. Tamamen tembellik üzerine kurulmuş beş gün yaşadık.. Bu arada yapılabilecek olan aktivitelerle ilgili fiyatla aldık fakat tembelliği bırakıp da hiçbirini yapamadık 🙂 Tripadvisor’da bir numara olan Ariels Point için kişi başı 1600RMB ödemeniz gerekiyormuş mesela.. Eğer kısa bir bot yolculuğu sonrasında ulaşacağınız bir adada bulunan kayalıklardan, 5-10-15 metrelik yüksekliklerden size denize atlama şansı veren bir aktivite ilginizi çekiyorsa Ariel’s Point tam size göre.. Alternatif olarak, daha az adrenalin içeren mavi yelkenli turları için ise 2 kişi için 1500PHP fiyat aldık.. Adanın etrafında, veya rüzgar durumuna göre tek bir yakasında yapacağınız 2-3 saatlik bu turda bir kaç yerden durum şnorkel molası da verebiliyorsunuz..

Akşamlarımız ise adadaki hemen herkesin yaptığı gibi D-Mall’da geçti.. Yaptığımız bir kaç denemeden sonra tadı en çok  hoşumuza giden restoran Yunan restoranı Cyma oldu, keşfettikten sonra hemen her akşam orada yemek yedik.. Alternatiflerinin çok olmasına rağmen ne zaman gitsek dolu olan bu restoran bana aslında bu adada iyi işletilen bir Türk restoranının da epeyce ilgi çekebileceğini düşündürdü.. Restoran konusunda yatırım yapmak isteyen vatandaşlarımıza duyrulur.. Bu işe girip de başarılı olan olursa bi Boracay tatili hediye eder artık bana 🙂

Bu arada seyahatimizin asıl bombası yazının başlığında da belirttiğim gibi Başka Türlü Bir Şey oldu 🙂 Bilmeyenler için kısaca tanıtmam gerekirse “Başka Türlü Bir Şey” adı altında dünyayı gezen İsmail ve Özcan’dan bahsediyorum.. Bu aralar İsmail Japonya’da Özcan ise Türkiye’de ikamet ediyor.. Ne var ki tam bizim Boracay seyahatinin bir hafta öncesinde Özcan’ın Çin’e bir iş seyahati çıktı.. Twitter’dan yaptığımız yazışmalarda toplantılar sonrası 3-4 gün boş vakti olduğunu söyledi ama kesin bir planı yoktu.. Tabii ki hemen kafasına girdim ve onu Boracay’a davet ettim, sonuçta dünya turu esnasında görmedikleri bir yerdi, gayet mantıklı bir teklifti ve Özcan da sağolsun beni kırmadı 🙂

Çarşamba sabahı erkenden Çin’den yola çıkan Özcan, Chengdu-Hong Kong-Manila-Kalibo-Boracay istikametinde ilerledi ve gecenin 11’inde bizimle D-Mall sahildeki barlardan birinde buluştu! Şanghay’da yaşayan biz, İstanbul’da yaşayan Özcan ile Filipinler’in Boracay adasında buluşmayı başarmıştık 🙂 Sarılma, hoşgeldin, beşgittin faslından sonra canlı müzik de çalan bu mekanda koyu bir muhabbete dalmıştık bile.. Bir süre sonra Özcan’ın yol yorgunluğu başgösterdiği için geceyi çok fazla uzatmadan otellerin yolunu tuttuk.. Yazının devamı için tıklayın…


Şanghay’dan Boracay’a Başka Türlü Bir Şey (1)

Mayıs 2012’den beri, yani neredeyse iki seneye yakın bir zamandır deniz-güneş-plaj içeren, yani bizim için aslında tembelliği konu alan bir tatil yapmamıştık.. 2013 senesinin sonuna doğru artık bu konuda bir adım atmamız gerektiğini düşündük ve araştırmalara başladık.. Sonuç olarak daha önce pek çok arkadaşımız tarafından da bize önerilmiş olan Filipinler’in ünlü adası Boracay’da karar kıldık.. İlk önce Çin Yeni Yılı haftasındaki ulusal tatilden faydalanıp gitmeyi düşündük.. Ne var ki tatil kararını biraz geç verdiğimiz için olsa gerek, karşılaştığımız fiyatlar bizi biraz ürküttü 🙂 Daha sonra, “neden Çin Yeni Yılı’nın hemen öncesinde gitmiyoruz ki” dedik kendi kendimize ve Ocak ortası için uçak ve otel araştırmalarına başladık..

Uçuş tercihimizi hem fiyat olarak hem de zaman ve lokasyon olarak en uygun seçenek olan Cebu Pacific Air’den yana kullandık.. Şöyle açıklayayım bu tercihimizi: Öncelikle Cebu Pacific Havayolları “low-cost” veya “budget” diye adlandırılan, bizim Pegasus’a benzetebileceğimiz şekilde çalışan bir şirket.. Biletlerin baz fiyatları oldukça düşük, bu fiyata sizin isteklerinize göre eklemeler yapılıyor.. Misal, 10kg’lık bir bagajım olacak derseniz fiyat birazcık artıyor.. Yemek yemek istiyorum derseniz biraz daha artıyor.. Acil çıkışta oturmak istiyorum derseniz biraz daha.. Ha bunların hiçbirini demezseniz, yani 6-7 kg’lık sırt çantamla, normal koltukta ve yemek yemeden uçarım diyorsanız biletiniz epeyce uygun fiyata gelecektir..

Zaman olarak bakınca Cebu Pacific’in gece 00:30 daki uçuşu bize epey mantıklı geldi.. Gece 04:00 gibi Manila’ya inip, bavulu alıp, transfer masasında gerekli işlemleri yaptıktan sonra saat 6:30da kalkıp Caticlan Havaalanı’na gidecek olan pırpırlı uçağa bindikten sonra detayları aşağıda anlatacağım şekilde sabah 09:00 gibi otelinize varıyorsunuz ve o andan itibaren denizin keyfini çıkarmaya başlayabilirsiniz.. Caticlan Havaalanı dışında bir diğer alternatif olan Kalibo Havaalanı’na giden bir uçuş tercih ederseniz, bu size yaklaşık 2 saatlik ekstra bir minibüs yolculuğuna mal olacaktır.. Bu nedenle biz Cebu Pacific Air’in Şanghay-Manila-Caticlan uçuşlarını tercih ettik ve verdiğimiz karardan ötürü kendimizle gurur duyduk 🙂

Otel olarak seçimimizi ise Sea Wind Resort adlı otelden yana kullandık.. Boracay’ın ünlü batı sahili üç bölüme ayrılıyor.. En kuzeyde 1 no’lu istasyon (Station-1), orta kısımda 2 no’lu istasyon (Station-3) ve en güneydeki kısım 3 no’lu istasyon (Station-3). Bizim seçtiğimiz otel Station-1’de yer alıyor, yani kumun en güzel, kumsalın en geniş olduğu yerde.. Barların, restoranların olduğu, kumsalın biraz daha küçüldüğü Station 2’ye ise yaklaşık 10-15 dakikalık yürüme mesafesindeydi otelimiz.. Sahilden keyifli bir yürüyüşle ulaşabildiğimiz için bir sorun teşkil etmedi bu durum.. Alternatif olarak “Tricycle” denilen lokal ulaşım araçları da sizi merkeze götürebiliyor.. Lokasyon bazında baktığımızda Sea Wind Resort’un mükemmel bir konuma sahip olduğunu söyleyebiliriz sonuç olarak..

Gelelim Boracay gezi notlarımıza.. Yok vazgeçtim, daha gelmeyelim, biraz öncesinden bahsedeyim 🙂 Cuma gecesi gerçekleşecek olan uçuşumuzun öncesinde Çarşamba günü gibi bende bir öksürük hasıl oldu.. Perşembe günü biraz daha artınce dedim işe gitmeyeyim, evde dinleneyim, ilaçsız atlatayım.. Perşembe akşamı itibariyle bir de hafiften ateş başlayınca dedik eyvah! Hasta hasta tatile çıkmak istemediğimiz için Perşembe akşam hastaneye yollandık ve şansımıza Filipinli bir doktora denk geldik.. Doktora kısaca dedim ki, “yarın uçuşumuz var, 24 saat içerisinde beni iyi et, Boracay’ın keyfini çıkarayım, antibiyotik, iğne, serum, ne istersen ver, rica ediyorum”.. Dedim demesine ama doktor pek oralı olmadı.. Öyle hemen antibiyotik veremeyiz dedi, bi izleyelim bakalım 2-3 gün dedi.. Bir de üstüne Boracay’a gidiyorsunuz ne güzel, imreniyorum size dedi.. Neyse ama, her ihtimale karşı kullanmamız için bir kaç ilaç da yazıp verdi sağolsun..

Cuma da işe gitmeyip dinlendim, bir haftalık tatil öncesi iki gün de evde yattım yani 🙂 Doktorun sözünü dinleyip antibiyotiğe başlamadık, ateş için ise Fenbid adı verilen hapı kullandık, kesinlikle tavsiye ederim.. Velhasıl Cuma gecesi yola çıkarken ben biraz nanemolla idim, Müge ise sağlıklı ama benim yüzümden biraz tedirgindi.. Şimdi annem bu satırları okurken o da tedirgin olacak gerçi ama hikaye mutlu sonla bittiği için rahat bir şekilde anlatabiliyorum 🙂 Bu arada hafiften burnum da akmaya başlamıştı, onu da ekleyeyim.. Yukarıda bahsettiğim Cebu Pacific’in 00:30 uçağıyla Manila’ya doğru hareket ettik.. Sabaha karşı Manila’ya vardık, pasaport kontrol sonrası bavulumuzu alıp transfer masasına bıraktık.. Orada bize ikinci uçuşumuzun biletlerini de verdiler ve ilgili kapıya doğru yönlendirdiler..

Sabah 06:30da Manila’dan kalkan pırpırlı uçağımız bizi Boracay’a en yakın havaalanı olan Caticlan’a bir saat içerisinde getirdi.. Minik bir havaalanı olduğu için hemen bavullarımızı aldık.. Bu sırada kullanacağımız para biriminden de bahsedeyim.. Filipinlerin para birimi Peso, kısaltması olan PHP’yi kullanacağım yazının ilerleyen kısımlarında.. 1 Amerikan Doları yaklaşık 45 Peso’ya denk geliyor.. 1 RMB ise 7.5 PHP. Peki ya Türk Liramız? 1 TL yaklaşık 20 PHP’ye denk geliyor.. Ben fiyatlardan bahsederken PHP kullanacağım için siz bu kurları kullanarak kafanızda istediğiniz birime göre bir bütçe çıkarabilirsiniz 🙂 Paranızı Manila’da havaalanında bozdurabileceğiniz gibi, Boracay’da da bir çok yerde dövizi PHP’ye çevirme imkanınız var..  Kurlar hemen her yerde aynı, veya birbirine çok yakın.. Bu durum ürün fiyatlarında da geçerli.. Turist bulmuşken kazıklayalım durumunu çok yaşamıyorsunuz yani..

Bavulları alıp tam dışarı çıkacakken sarı t-shirt’lü bir eleman bize yanaştı, Yazının devamı için tıklayın…